Yusuf Yavuz’dan satırlar…

Yusuf Yavuz iyi bir gazeteci olduğu kadar, edebi yanı çok güçlü bir yazardır da…

Onun bu çok değerli tarafından, tadımlık iki kısa yazı.

Kar, Masaldır…

 

“Ve beklenen o aksakallı dede çıkagelir bir sabah… Bembeyaz bir pusun kapladığı boşluktan salınarak inen milyonlarca pamuk tanesi. Ayaz dedenin ürpertici ıslığına inat, aksakallı ihtiyarın yumuşak, içli türküsü sarar her yanı. Sanki her yerden sımsıcak sular akıyormuş, onun buğusu yükseliyormuş gibi ortalığı bembeyaz bir sükûnet kaplar. Kar, eğer dilini anlarsanız, masaldır…”

Yüreğinde bir kırlangıç sürüsüyle dolaşıp, kardan üşüyen o küçük kıza...

Yusuf Yavuz


Bugün 22 Aralık. En uzun gecenin sabahında gelen kışın ilk günü…
Yılı dörde bölen zaman diliminin ucundan azıcık ısırdık hep birlikte. Buz gibi bir dilim…

Pek çoğunuz karla uyandınız, bir kısmınız da günü kar ile tamamlayacak belki de…

Kar…

Toprağın suya olan aşkı, yeryüzünün nefesi, dağın dumanı, kurdun kuşun amanı…

Kimine göre kar, çamur, pislik ve hastalık demek. Özellikle kentlerde yaşayanlar için kâbus gibi günlerin habercisi. Elektriksiz, ekmeksiz, soğuk ve çaresizlikle geçen günlerin nedeni. Bu yüzden altyapısız, yaşamı örgütleyememiş kentlerin doğaya teslim olma korkusudur kar…

Ama kimileri için de masaldır kar…

Coğrafyanın diliyle büyümüş, zemheri öykülerinin koynunda salınmış, yaşamın tüm döngüsünü gözüyle görerek, yüreğiyle duyarak yaşamı insanlar için yumuşacık, kalın bir tülden örtüdür…
Yünün, ketenin, ipeğin, kılın, tiftiğin coğrafyası Anadolu’nun kırsalında kar, hikmetinden sual olunmaz bir bilgedir. Ansızın gelmez. Günler önceden haber verir geleceğini.
İhtiyarlar ‘Hamsin gelir yazı getirir, cemre düşer kışı getirir’ demeye başladığında, bu aksakallı bilge ihtiyarın ayak seslerini dinlemeye başlar insanlar.

Ocaklar hazırlanır, odunlar istiflenir, tezekler yığılır, bacalar temizlenir, kilerler, terekler, küfeler, sepetler, hararlar, çuvallar doldurulur…

Ayaz dede önce gelip bir kolaçan eder ortalığı. Kırbacını sağa sola savurarak dağların eteğinden ıslıklar çalıp ovalara, koyaklara, vadilere süzülen huysuzun tekidir Ayaz dede. Bir orta oyununun delisi gibi bütün evleri tek tek dolaşıp, pencere deliklerinde, kapı aralıklarından uyarır köylüleri.

Ayaz dedenin uyarısı derhal yerine getirilir, toprağın karnına ekilen umutlar yeşerene kadar evlere doluşulur…

Odun kokusunun bir tütsü gibi sardığı sımsıcak odaların içi birer söz imbiğine döner…

Dedelerin Yemen, Galiçya, Çanakkale ve İstiklal savaşım anılarıyla eski, zor yılların çileleriyle harmanlanan cümleleri, “Korkmayın, yaşam direnmektir” der, dinleyenlere. Ninelerin kırk yamalı ruh bohçalarından çıkarıp ortaya serdiği binlerce yılın kültürel aktarımları olan bilgelik sözleri, zamanın içinden süzülüp Sümer tanrılarıyla Türklerin Şaman atalarını buluşturuverir. Çocukların, ana-babaların güngörmüş elleriyle sıvazlanan sırtlarından soğuk bir daha girmez içeri...

Uzak dağ koyaklarında, uzun gecelerin koynunda salınarak büyüyen çocuklar için zaman donmuş bir ırmak gibidir, için için akan ama aktığı asla görünmeyen…

Ve beklenen o aksakallı dede çıkagelir bir sabah… Bembeyaz bir pusun kapladığı boşluktan salınarak inen milyonlarca pamuk tanesi. Ayaz dedenin ürpertici ıslığına inat, aksakallı ihtiyarın yumuşak, içli türküsü sarar her yanı. Sanki her yerden sımsıcak sular akıyormuş, onun buğusu yükseliyormuş gibi ortalığı bembeyaz bir sükûnet kaplar.

Karın bir kokusu vardır. Bunca zehrin, bunca pisliğin henüz havayı esir almadığı zamanlarda kar mutluluk gibi, hüzün gibi, toprak gibi, ana sütü gibi kokar...

Milyonlar melek el ele vermiş ve zamanı durdurmuştur. Çamlar, çıplak meşe dalları, hele de şu böğürtlen çalılarının üstü bir masal örtüsüyle kaplanır. Çelimsiz, ince çalılar yılın bu zamanı heybet yarışına girer tüm ulu çınarlarla. Kar, tüm ağaçları eşitler. Doğanın o benzersiz müziği gökten yere, yerden dallara, dallardan tüm ruhlara sımsıcak bir tını gibi yayılır.

Kar...

Göğün yere içini dökmesi. Sımsıcak bir dertleşme, yerle gök arasında. Yaşamın en güzel türküsü. Suyun o sonsuz döngüsü…

Bugün 22 Aralık. Dört mevsimin halen yaşanabildiği ender coğrafyalardan biri olan bu güzel toprakların sağlaması. Şükür, bu kış da kar yağdı, dağlarımızın yüzü güldü diyebilmenin mutluluğu…

Kar, eğer dilini anlarsanız, masaldır…

Yusuf Yavuz

**********

Yusuf Yavuz

17.Aralık.2016

 

 

Tarihin tozlu kapısı aralandı. Buhara’dan, Semerkand’dan, Şiraz’dan, Küfe’den; ışıklar süzüldü. Ak gömlekli oğlanlar, al entarili kızlar, mor küheylanlar, çığlık çığlığa bebeler süzüldü. Kara gözlerinde hüzün, yorgun yüzlerinde keder; gümüş sakallı dedeler süzüldü.

Kerbela’dan, Hayber Kalesi’nden damla damla kan süzüldü. Ateşte kurudu kanlar. Toroslar’a yanık gül yaprakları saçıldı. Dört can aktı tarihin çemberinden. Dört beden. Kendisi yani. Dört alev yumağı. Sekiz ışıktan kol açıldı evrene. Evreni topladı avuçlarıyla. Eteklerine. Hayatı aldı. Hayatı verdi. Can aldı. Can verdi. Sekiz çıplak ayak kımıldadı, dövdü toprağı. Sazandar vurdu kopuza. Üç telli bağlamaya vurdu. Teller uzadı, inceldi, yol oldu. Nefes aldı dağlar. Sedirler ürperdi. Alnı alnıma, eli omzuma değdi. Dünyanın semahı başladı. Döndü. Her şey!

Tek bir adım attım. Uzun bir adım. Ortasındaydım hayatın. Dört beden, sekiz çıplak ayağın. Evrenin ortasındaydım. Kapandı ışıktan kollar. Dört beden birleşti. Karıştım ben de. Bir beden olduk. Diz sürdük dünyanın alnına. Toprağa karıştık. Öptük yerin yüzünü. Doluyu verdi, beni aldı. Dem’e karıştık. Öldüm. Dirildim. Öldüm. Dirildim. Ölümsüz oldum...

Anladım. Bin yıldır dönen gövdeleri, toprağın, dünyanın bağrını delen ayakları, göğün boşluğundan hayat devşiren avuçları anladım.

Semahı anladım. Ateşi anladım. Külü anladım...

(Yusuf Yavuz, Arşiv yazı-Döndüm, Anladım)



Sayfa Kategorisi: Düşünenlerin Düşünceleri
 
Yorum Yaz
Ad-Soyad:
E-Mail :
Mesaj:
En fazla 500 karakter. 500 karakter kaldı.
Güvenlik:
Yorumlar
Henüz yorum yapılmadı.