Yusuf Yavuzdan Satırlar - 2

"Kendimi kaç kez öldürdüm saymadım. Sayılara inanmadım çünkü... Ateşle oynadım, ateşin beni yakmadığı zamanlarda. Bir dağ başında doğdum. Ve bir dağ başında öleceğim. Yeterince yandıktan sonra. Geceleri sözcükler çalarım tanrının cebinden. Ve yeterince pişirince sözcüklerimi geri yollarım tanrıya. Cümleleriyle yüzleşsin diye. Arılar ya da sedirler, her konuda yazılar yazdım. Uzun uzun konuştum. Ve zamanı gelince de her konuda sustum. Yeterince susunca, Tanrıyla kavga ettim, kulları için. Benim adım Kaygusuz Abdal..."

'Kinyas ve Kayra'daki cümleleri için Hakan Günday'a...

Benim adım Hiç!

Yusuf Yavuz
Benim adım Kerem. Geceleri yaşıyorum. Cümlelerin iki kat ağırlaştığı saatlerde. İsmimi bana Aslı verdi. Sönmeyen bir yangının ve tarihin belleğinde savrulup duran küllerin ifadesi olarak taşıyorum ismimi. İnsanları uzaktan sevdim. Dışındakileri verdiler bana insanlar. Reddettim. Ben içlerine bakmayı yeğledim. Tekfur ya da çoban. İçlerini görünce midem bulandı. Başım döndü. Gördüklerim karşısında gözlerimi çıkardım. Bir daha görmemek için. Benim adım Aşık Veysel!

Kendimi kaç kez öldürdüm saymadım. Sayılara inanmadım çünkü. Rakamların imparatorluğuna biat etmedim. Ateşle oynadım, ateşin beni yakmadığı zamanlarda. Bir dağ başında doğdum. Ve bir dağ başında öleceğim. Yeterince yandıktan sonra. Geceleri sözcükler çalarım tanrının cebinden. Ve yeterince pişirince sözcüklerimi geri yollarım tanrıya. Cümleleriyle yüzleşsin diye. Arılar ya da sedirler, her konuda yazılar yazdım. Uzun uzun konuştum. Ve zamanı gelince de her konuda sustum. Yeterince susunca, Tanrıyla kavga ettim, kulları için. Benim adım Kaygusuz Abdal.

Bir gün, 17 yaşımdayken bir kıza aşık olmuştum. Onu görmek için bin kilometre yol gitmem gerekti. Gittim. Ve bana on bin kilometre uzak bir ruha sahip olduğunu anladığımda geri döndüm. Bir daha da gitmedim. Korkunç rüyalar gördüm. Uyandığımda hayatın daha korkunç olduğunu anladım. Tekrar uyudum. Hayatı yürüyerek yaşadım. Bir uçtan diğerine ayaklarımla katettim, misak-ı milli sınırını oluşturan toprakları. Ayaklarımdan, kendimden, dünyadan vazgeçtim. Benim adım Şair Eşref!

Hayata inanmadım, içinde sakladıklarını zırnık zırnık sunduğu insanları görünce. İçimde sakladığım insanı öldürdüm, bir cami avlusunda. Yıllar önce. Öldürmeseydim o beni öldürecekti. İçindekini öldürmenin ne olduğunu en iyi ben bilirim. Onu yaşatmak için her gün öldürülenleri gördükçe tiksindim dünyadan. Bu halimle ölümsüzlere karıştım, ölümlülerin inandıkları yaşama inanmadım. İnansaydım en büyük korkum ölüm olacaktı. Oturup hikayeler yazdım yirmi otuz kelimelik. Bana da hikayeler, şiirler yazıldı. Tam on tane. Oturup bir dikişte içtim onları. Sek olarak, hayatımın en şaşılası zamanında. Sonuncusu şöyleydi:

Göğe yükselir başım,
varolurum külümden
Belki hiç yoksun,
ya da sonsuz...

Kimliğim yok benim. Adım bir kuyunun içine düşmüştü, bin yıllar önce. Çıkarttığımda çok bedel ödemişti. Benden de aynısını istediler. Geri attım kuyuya. Adımı. Yanmayı seçtim. Kül olmayı. Yok olmayı. Böylece uçuşan küllerim sonsuza kadar yaşayacaktı. Bir karganın kanadında yada bir sincabın ayaklarında. Karga uçtu, sincap zıpladı, savurdu küllerimi iki ayrı yöne. Yağmurlu bir gündü, küllerim ulaştığında bir salona. İki yorgun ayağın taşıdığı ayakkabılarla. Tutundu bir çift gözün buğusuna. Yapıştı kaldı orada, derin gölleri andıran gözlerde. 17 yaşıma geri döndüm, tekrar yanmak için. Yandım da. Ateş kelebekleri gördüm. Kelebeği başkalarına verdim, biriktirsinler diye, ben ateşi seçtim. Her rengini sevdim ateşin. Başlatan ve sonlandıran, her şeyi. Tam bin çeşit ateşle yandım. Yanacak başka ateş kalmayınca kendim ateşe döndüm. Benim adım Hepaistos!

Binlerce türkü dinledim. Yüzlerce bozlakla dağladım kalbimi. Boğazımı hoyratla yıkadım. Yüzümü toprağa dayadım. Heybemi doldurdum. Buğdayla. Buğdaydan başkasına inanmadım. Yüz çeşidini ezberledim. Adı Acem olanına türkü yakacaktım, daha önce yakılmış bir tane buldum. Onu dinledim. Dolandım aç karınlı, ihsan arayan insanlar arasında, ruhumu doyurdum. Şimdi şiş karınlarıyla dolanan aç ruhların arasında oturuyorum. Benim adım Yunus Emre!

Hiçbir şeye bağlanmadım. Kendime bile. Bana adımı verene tutuldum sadece. O beni tuttu. Küllerimi. Uzun konuşmayı sevmedim. Uzun sevişmeyi de. Korktum bağlanırım diye. Zamanı ölçtükleri aletle çetelesi tutulan sevişmelere. Zamanı, dünyayı, kendimi dondurdum. Bir sürü dağa savurdum küllerimi, belki bir yararı olur diye. Olmadı. Şimdiyse oturmuş ağlıyorum, yararı olur dediğim her şeye. Bütün insanlara. Benim adım Bayburtlu Zihni!

Kendimi defalarca yitirdim. Defalarca buldum. Sonuncusunda bulduğumun kendim olup olmadığımdan emin değildim. Yeniden yitirdim. Kayıplar listesinden çıkarttım adımı, bir gün bulunabilme ihtimaline karşı. Güzel yüzler gördüm, güzel gövdeler de. Gördükçe kendimi çirkinleştirmek için çok uğraştım. Bunu yaptım da. Bir gün suya düşürebileceklerini söyledim, güzel yüzü olanlara. Suyu herkes içiyordu, ben düşürülmüş yüzler aradım, içtikleri suda. Buldum da. Küllerime karıştırdım suyu. Kile dönüştü. Ellerimi daldırdım içine, Aslı’yı bulmak için. Avuçlarım yandı. Benim adım Kazançakis!

Dünyanın bütün müziklerini dinledim. Naat’lar ya da marşlar. Tezenesiyle toprağın karnını yaran, bağlamasının sapında mevsimler devşiren, telleriyle Orta Anadolu’dan başlayıp dünyayı sallayan, ağzından her “gönül ” cümlesi çıktığında bozkır gevenlerini güle çeviren adamı dinlerken oturup ağladım. Neşet Ertaş’ı...

Uzun uzun boşluğu seyrettim, boş boş dünyayı seyredenlerin arasında. Hayatı inceledim, bitmeyen bir okulda. Tam 13500 gün sürdü. İncelenecek bir şey kalmayınca da diplomamı yırttım. Kararımı verdim. Mevlana’nın “ne olursan ol gel...” sözüne karşılık ben de “ne olur gelme!” sözünü geliştirdim. Buna göre insanlar, doğdukları andan itibaren hep kendilerini birilerinin çağırabilme olasılığı üzerine kulak kabartıyorlardı hayata. Anne, baba, arkadaş ya da sevgili. Ve ölünceye kadar kulaklarının ucunda yaşıyorlardı hayatı. Dünyaya yerleştirilmiş altı milyar dinleme cihazı gibi. Azrail’in kendilerini çağırdığı güne dek süren bir “telekulak” skandalıydı bu. Yüreklerini sağır yapıyordu “gel” sesini beklemeleri. “Gidin” dedim onlara. “Ne olursanız olun gidin.” Bin kez çağrılsanız da, gidin! Kulaklarınızı kapatın yeryüzünün bütün çağıran seslerine. Yüreğinizi açın. Anneye, babaya, karıncaya, buğdaya, arkadaş ya da sevgiliye. Azrail’in bile dili tutulacaktı böylece. Geldiği zaman çağıracak kimse kalmadığını görünce. Benim adım Ahi Evran!

Kerem olarak doğmuşum. Bir yangının ortasına. 13425 gün sonra fark ettim bunu. Aslı anımsattı. Ben de ona Aslı olarak doğduğunu anımsatacaktım. Bunu çok istedim. Hala uğraşıyorum. Anımsatmaya. Görür gibi oldu, bir ara. Unuttu sonra. Ses olarak, zaman ayarlı olarak, nesne olarak bekleniyordu, Keremli günler. Duydu sonra yüreğine dökülen külün kokusunu. Kulağını kapattı Aslı. Kalbini açtı. Ellerini, gözlerini, kucağını, dünyayı açtı. Uzun uzun sustu. Sessizlik oldu adı. “Hiçbir şey yok!” dedi. Dışımda. Her şey benim içimde.
Beni de içine aldı. Sonsuza dek.

Benim adım Hiç! Benim adım Hiç! Benim adım Hiç!

Evrenin adı Aslı...

*(Arşiv yazı-Aralık 2010)

Yazı ve fotoğraflar: Yusuf Yavuz



Sayfa Kategorisi: Düşünenlerin Düşünceleri
 
Yorum Yaz
Ad-Soyad:
E-Mail :
Mesaj:
En fazla 500 karakter. 500 karakter kaldı.
Güvenlik:
Yorumlar
Henüz yorum yapılmadı.