Yanıltmalar ve yanılmaların ötesinde, Fethullah Gülen Örgütü…
İçerik:Türkiye Cumhuriyeti’nin 93 yıllık tarihinde karşılaştığı ve önlemek zorunda olduğu en büyük tehdit Fethullah Gülen Örgütü üzerinden Ülkemize yöneltilmiştir. Türk Halkı’nın görememesi için kimilerince telaşla örtülenmeye çalışılan bu örgütün, yan bağlantıları ve paydaşları ile kısmen yok sayılan küresel planlardaki yeri, Tehlikenin halâ var olan boyutlarıdır.

Neredeyse kırk yıldan fazla bir süreden beri varlığı bilinen ve ülkemizin bünyesinde ölümcül habis bir ur gibi büyüyen bu yapı, 15 Temmuz’da kendini tamamen açığa çıkararak, harekete geçti, daha doğrusu geçirildi. Örgütün bu girişimi her ne kadar yanlış bir ifade şekliyle “Askeri Darbe!” olarak tanımlansa da aslında “Türkiye Cumhuriyeti’ne son verme harekatıydı”!..

 

Çok uzun yıllardan beri, “Küresel Oligarşi”nin hedefleri arasında olan Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırarak, bu safhayı da küresel planlarda öngörüldüğü gibi nihayet kapatabilmek için, düğmeye basılmıştı. Uzun soluklu olarak 40 yılı aşkın bir zamandan beri bu günler için hazırlanmış olan Fethullah Gülen örgütü, 15 Temmuz’da tüm farklı görev birimleriyle ve halâ karanlıkta kalmaya devam eden destek güçleriyle savaş konumuna geçti. Sonrasında bu örgütün ne derece hain ve vahşi bir yapı olduğunu herkes ayrıntılarıyla gördü. Fakat olmadı, tutmadı, başaramadılar… Bir kere daha, birilerinin bir türlü beğenemediği Türk Halkı araya girdi, Türkiye Cumhuriyeti ipten döndü.

 

Bu harekât ile ilgili yanlış tanımlama ve algılamalar, sadece “Askeri Darbe” kavramıyla sınırlı kalmadı elbette ve bir yanlışlar ve yanılmalar zinciri olarak halen de sürüyor. İki yanlış bir doğru yapmayacağına ve yanlış teşhisle doğru tedavi olamayacağına göre, yanlışları sistematik olarak irdelemek, en azından ilgili ve ülkesi için kaygılı insanlarımızın olanlara doğru açıdan bakmasına yardımcı olacaktır diye düşünmekteyim.

 

Pek çok değerli araştırmacı ve düşünür en azından 30 yıldır, Fethullah Gülen yapılanmasıyla ilgili olarak bulabildikleri bilgileri derleyerek halkın ve bu ülkenin yönetiminde yer alan kişilerin bilgisine ve vicdanına sundular, onları uyarmaya çalıştılar. Neredeyse hepsi iyi niyetli çalışmalardı ve bu karmaşık yapıya kısmen de olsa değişik açılardan  ışık tutmaktaydılar. Bu zaman diliminde ve öncesinde, Türkiye’nin yönetimine talepkâr ya da söz ve yetki sahibi kişi, kurum ve partiler açık bir şekilde oralı olmadılar ve “kulaklarının üstüne yattılar”. Bunun yanısıra, bu çalışmaları yapan kişilerin kendi toplumsal ve politik bakış açılarına göre olguya farklı yaklaşımları, bazı farklı algılamalara da sebep oldu. Giderek yoğunlaşan bilinçli yanıltmalar, amaçlı aldırmazlık ve yanlı yaklaşımlar, yavaş yavaş çöken bir sis gibi Fethullah Gülen hareketini örtüleyerek, olguyu muğlaklaştırdı marjinalleştirdi. İnsanlarımızın başlangıçta var olan ilgisi azaldı. Örtülemeyi daha da koyulaştırmak amacıyla ortaya atılan karşı görüşler ise olguyu iyice karmaşıklaştırdı.

 

Sırasıyla bu hatalardan en önemlilerine kısaca değinerek bu uzun süreçte oluşan yanlış “makas değiştirmelerin” sonuçta kitleyi, olgunun anlaşılmasından nasıl uzaklaştırdığını göstermek isterim.

 

FETHULLAH GÜLEN “HAREKETİ” BİR CEMAAT YAPILANMASI MI?

Bu hataların en başında Fethullah Gülen “Hareketini” (ilk başlarda örgüt deyimi yoktu) dini bir hareket olarak tanımlama eğilimi gelir. Olguya ilk şüphe ile yaklaşanlar Türkiye’deki laik cumhuriyetçi kesimden oldukları için, kısa sürede bu “Hareketi”, din tabanlı bir “cemaat” yapılanması olarak tanımladılar. Fethullah Gülen’nin bir din adamı oluşu, ve “Nur tarikatı” ile yakın bağı ortaya çıkınca bu tanımlama daha bir inandırıcılık kazandı. Laik ve Cumhuriyetçi kesimden olan bazıları için bu yapılanma açıkça “tipik bir yobaz” yapılanmasıydı ve bu nitelendirme kimseye pek de garip gelmiyordu.

 

Fethullah Gülen’in Erzurum yıllarında, “Komünizm ile Mücadele Dernekleri” üzerinden, Türkiye’de faal olan ABD ve Atlantikçi örgütlerin elemanları ile ilişkide olduğu ve onlar tarafından yönlendirildiği biliniyordu. Bu ilişkilerle başlayan örgütlenme aradan geçen yaklaşık kırkbeş yılın sonunda, Fethullah Gülen ABD’ye gidip yerleştiğinde, inanılmaz boyutlarda çok yönlü ve karmaşık bir yapı haline evrilerek,  “dışarıdan yönetilen bir casusluk ve operasyon örgütü” boyutuna ulaşmıştı. Bu örgüt, Devletin kilit noktalarına yerleşmiş, yayılmış ve işlevinde mükemmelleşmişti. Bana göre bu süreçteki en önemli belirleyici faktör, örgütlenmenin ardındaki tasarımlayıcı, yapılandırıcı ve itici güç olan Amerika Birleşik Devletler’nin bu konu ile ilgili “görev birimleridir”.  ABD’nin görevli birimlerince, Fethullah Gülen’in bu görev için seçilmesinde din adamı kimliği, karizmatik ve zeki kişiliği, güç sahibi olabilmek için her şeyi göze alabilecek ihtiraslı karakteri de etkili olmuştur mutlaka.

 

ABD II. Dünya Savaşı’nın ardından, küresel olarak büyük bir kararlılıkla, muazzam bir güç potansiyelini harekete geçirerek, hedef ülkelerde “insanları doğrudan kontrol edebilme ve yönlendirebilme” amaçlı devasa bir programı uygulamaya koymuştur. Bu programın içeriğinde, hedef ülkelerde var olan belli kesimleri (etnik, dinsel azınlıklar gibi) farklı tabanlarda örgütleyerek, kendi ülkelerine karşı etkili bir araç (enstrüman) olarak kullanabilmek vardı. Tasarlanmış Dinler (Designed Religions) yapılanmaları bu evreye özgü “yeni” girişimlerdendir.

 

Almanya ve Avrupa’yı, ardından da Batı Asya’nın Türkiye ve İran gibi ülkelerini sosyal ve politik açıdan yeniden tasarımlayarak yapılandırmayı planlamış olan ABD, bu yönde başlatmış olduğu çok çeşitli ve birbirine paralel girişimlerle, toplumdaki etnik ve dinsel farklılıkları örgütlemeye girişti. Fethullah Gülen bu arayış içerisinde bulunmuş olan bir kişidir. Aranan özelliklere sahip bir başkası da pek alâ bu gün karşımızda olabilirdi.

 

Bu açıdan bakarak öne çıkarılması gereken önemli nokta, karşı karşıya olduğumuz olağanüstü tehlikenin (Türkiye Cumhuriyeti’nin ortadan kaldırılma girişimi), tamamiyle Fethullah Gülen adındaki kişinin kendi bireysel düşünce ve arzularının doğrudan bir sonucu olmadığıdır. Bu kişi, o “büyük güce” önce hayran olmuş, sonra da  bütün bireysel yetenek ve imkanlarıyla  ABD’nin hizmetine girmiştir. Kısacası sorun, sadece bireyin (F. Gülen) kendisi değildir.

 

ABD, Türkiye’de kendisine bağlı üst düzey askeri kadrolarla (NATO’cu, ve…) gerçekleştirdiği 1971 ve 1980 darbeleriyle, planlarında ön gördüğü gibi, Türkiye’yi daha sonra uygulanacak olan sosyal ve politik operasyon aşamalarına hazırlamaıştır. Konumuz Fethullah Gülen Örgütü olduğuna göre sadece onunla ilgili alanla sınırlı kalarak dikkate değer birkaç noktayı hatırlamakta yarar var.

 

Örneğin, 1980 darbesi sonrasında ABD ve NATO’cu cuntacılar, “bu eğitim sistemi solcu yetiştiriyor” ve “biz dindar bir nesil yetiştireceğiz” gibi sığ ve maksatlı söylemlerle var olan eğitim sistemini hızla ABD’nin planladığı yönde (ayrıntılarına girmiyorum) yeniden yapılandırmaya giriştiler. ABD’nin 1980 darbesi sonrasında, sadece Milli Eğitimde gerçekleştirdiği kritik sistem değişiklikleriyle, Türkiye’deki yandaşlarına sağladığı ekonomik, politik ve sosyal alanlardaki operasyonel ve finansiyel güç potansiyeli olağanüstüdür. Bu “yeni düzen” sayesinde ulaşılan muazzam finansal kaynak ve insan gücü olanaklarını çok kısa olarak sıralarsak:

 

Önce eğitimin içi boşaltıldı ve bu nedenle çocuklar dışarıdan eğitim desteği almak zorunda bırakıldı. Böylelikle ek eğitim desteği veren dersanelere talep yaratıldı. Fethullah Gülen suni olarak yaratılmış olan bu boş alana yönlendirildi. İlk adım olarak halkın cebinden milyarlarca lirayı bu yolla çekerek, Fethullah Gülen yapılanmasına muazzam bir finans kaynağı sağladılar.

 

ABD, 1950’lerden bu yana asker, politikacı ve bürokratlardan oluşan özünde ABD ve NATO’cu kadroların sağladığı olanaklarla, Türk Halkı’na kendi celladını finanse ettirmiş oldu. Fethullah Gülen Casusluk Örgütü bu finans gücüyle daha da gelişti ve bir “Finans İmparatorluğu” haline geldi. “Örgüt”, bu güç sayesinde Devlet’in diğer hayati birimlerine de yerleşti ve etkinlik sağladı.

 

Pek tabiidir ki sadece dersanelerle sınırlı kalmadı bu yeni eğitim düzeni. Devlete bir bir yurtları kapattırdılar ve yerlerine tarikat yurtlarını kurdurdular. Bu yurtlar öncelikli olarak köylere yakın yerlerde ve kasabalarda kuruldu. Köylerde ev ev dolaşarak bu yurtlara çocuk topladılar, halâ topluyorlar.

 

Nereden mi biliyorum?..

Bir köyde yaşıyorum ve çevre köylerle beraber olan biteni yakından takip edebiliyorum.

 

Yüzbinlerce tertemiz ve masum Anadolu çocukları, “eğiteceğiz adam edeceğiz” denilerek evlerinden toplanıldılar. Dersanelerde ve bu yurtlarda “dindar yetiştiriyoruz” diyerek beyinleri yıkanan bu yavrular, sonra da bu ve diğer örgütlere insan kaynağı haline getirildiler. Fethullah Gülen Örgütü de ihtiyaç duyduğu kadroları bu kaynaklardan devşirme imkanı buldu. Dersaneler, öğrenci yurtları derken bu yapılanmaları, daha sonra “özel okullar” başlığı altında açılan liseler ve nihayet tarikat üniversiteleri takip etti. Böylelikle “örgüt” mükemmel bir “entegre sistem” kurmuş ve ilk okuldan sonra eline geçirdiği bir çocuğu, yüksek tahsilin sonuna kadar kendi sistemi içerisinde yetiştirir, şekillendirir olmuştu. Bu gün “ah, vah eden” kimi politikacı ve yüksek bürokratlar o zaman da olan biteni biliyorlar fakat “Darbenin” oluşturduğu politik iklimde müdahale etmeye yanaşmıyorlar, kendi çıkarlarına bakıyorlardı.

 

Bazı iktidar ve muhalefet politikacılarının oportünistlikleri o derece ileri bir hâl almıştı ki “demokrasi demek şaklabanlık demektir” anlayışı ile bu “örgüt başının” ne halt yediğini bildikleri halde, resmi törenlerde yan yana oturmaktan değil utanmak, politik çıkar bekler olmuşlardı. Özellikle 1980 darbesinin hazırladığı oportünist taban üzerinde organize edilen sözde “Demokrasi” gösterisi alabildiğine vıcık vıcık bir riyakarlık batağına saplanmış, bu gösterinin katılımcıları onurlu ve iyi niyetli bir kesim hariç, içine yayıldıkları çamurun keyfini çıkarır olmuşlardı.

 

Sadece İktidar mensupları değil, muhalefet partilerinin mensupları dahi, “bu ülkede ABD çıkarlarını dışlayarak siyaset yapma imkanı yok, dolayısıyla şartlara uymak gerekir” diyerek, içinde bulundukları acınacak durumu makul ve haklı göstermek çabasına girmişlerdi.

 

Değerli dostlar, 1945’lerden başlayarak “milli” çizgisinden uzaklaştırılmış ve pek çok müdahalelerle zaten yaralanıp berelenmiş olan “Milli Eğitim” sisteminde sadece 1980 darbesi sonrası yapılan ABD planlı müdahalelerin, 35 yıl sonra ülkemizi nerelere getirdiğini kısaca anlatmaya çalışıyorum. Bu yaşananların bir de Ekonomik boyutu var.

 

Yukarıda bahsettiğim gibi Türk Halkı’nın cebinden çekilen paralarla bir finans imparatorluğu haline getirilmiş olan Fethullah Gülen Örgütü bu sayede çok kapsamlı bir ekonomik yapılanmaya da gitmişti. Ülkemizde oluşturulan yüzlerce irili ufaklı şirket ve finans kuruluşları, Ülke ekonomisinde ciddi bir ağırlık oluşturmuş ve ekonomik gidişe operasyonel müdahaleler yapabilecek konuma gelmişlerdi.

 

FETHULLAH GÜLEN ÖRGÜTÜNÜN TÜRK HALKINA MALİYETİ!

Örgüt, Türkiye’de sahibi olduğu eğitim kurumları üzerinden sadece aileleri soymakla kalmıyor, ABD’ destekli finans operasyonlarıyla Türkiye Cumhuriyeti’ne de darbeler vurabiliyor, Türkiye’nin finans kaynaklarını planları gereğince dış merkezlere aktarabiliyor, halkı ve ülkeyi soyabiliyorlardı. Elbet, korkunç boyutlardaki bu soygunun da toplam bilançosu bir gün açığa çıkacaktır diye umut etmekteyim. Önce, Ülkemizin karşı karşıya kaldığı bu finansal soygunun az çok hesabını yapabileceğimiz bir başka boyutuna yoğunlaşalım:

 

15 Temmuz’daki “Darbe ve İç Savaş” girişimine katıldıkları ve destek verdikleri için tutuklanan, bir kısmının suçu neredeyse şimdiden sabit olan kadroları bir an için gözümüzün önüne getirelim:

 

Devletin doğrudan temsilcisi olarak görev yapan bir kısım vali, kaymakam, emniyet müdürleri ve polisler. Silahlı Kuvvetler’den general, amiral, subay ve astsubaylar; Adalet Sistemi’nin temel dayanağı olan yargıç, savcı ve üst seviye yargı kurumlarının üyeleri; Eğitim Sistemi’nde yer alan öğretmen ve akademisyenler. Maliye, Tarım, Orman  bakanlıklarının üst seviye bürokratları…

 

Bu listeyi daha uzatmak mümkün fakat daha ziyade ortaya çıkan rakama bir an odaklanırsak, on binleri bulduğunu görüyoruz. Bu insanların pek çoğunun en azından Fethullah Gülen Casusluk Örgütü’nün üyesi oldukları ortaya çıkmış bulunuyor. Bu durumu nasıl anlıyacağız, nasıl yorumlayacağız?

 

Sayıları onbinlerle ifade edilen bu insanların, ortaokul çağından başlayarak öğrenimleri ve tüm mesleki eğitimleri süresince bu ülkeye olan maliyetlerini hesaplayabilen var mı? Bir jet pilotunun bu ülkeye maliyetinin uçuş saatine göre 10 milyondan başlayarak 70-80 milyona kadar çıktığı yazılıyor. Yukarda sıraladığım çeşitli mesleklere sahip bu devlet memurlarının eğitim maliyetlerinin yanı sıra bir de görev süreleri boyunca aldıkları aylıkları ek ödenekleri, tazminatları vs var. Ülkemiz bu hainlere bir de yaşamlarını sürdürebilsinler, ailelerini geçindirebilsinler diye aylık olarak Türkiye standartlarına göre hiç de küçümsenemeyecek aylıklar ödemiş bulunuyor, bir kısmına da halâ ödüyor. Bütün bu maliyetleri bir araya toplayarak tek rakamla ifade etmeyi kim başarabilir ki? Nedir bu rakam diyerek tahmin etmeye çalışalım: 100 milyar ya da 300 milyar dolar, yoksa 500 milyarı geçer mi? Tam olarak hesaplama olanağım yok ama yüzlerce milyar doları bulan bir maliyetin ortaya çıkacağına eminim. Ne için ödemiş bu millet bu parayı? Gitsinler de Fethullah Gülen Casusluk Örgütüyle, Türkiye Cumhuriyetini yakıp yıksınlar ve Batı Asya’da ABD planlarını gerçekleştirmek için uğraşan diğer terör örgütlerine destek olsunlar diye mi?

 

Yukarıda kısaca değindiğim konularda Fethullah Gülen Örgütünün kadro oluşturmak, bu kadroları eğitmek, yaşatmak vs için Türkiye Cumhuriyeti’ne gerçekçi bir yaklaşımla finansman olarak yüzlerce milyar dolara mal olmuş olabileceğini belirttim.  Bu maliyete bir de kendilerine ait şirketlerin vergi kaçırmalarını, teşvik olarak aldıkları özel kredileri, sözde ihracat primlerini, gizli finans ve borsa operasyonlarıyla verdikleri zararları ekleyin. Ortaya çıkacak rakam en azından yukarıdaki verdiğim rakamı geçecektir.

 

Bitti mi? Hayır Bu olgunun bir boyutu daha var. Özenle eğitilmiş bu on binlerce insandan, bu millet ve ülke için beklenen ve yerine getirilmeyen hizmetler var. Bir yanda beklenen hizmeti alamamadan dolayı, yapılan onca harcamanın boşa gitmesi var. Öte yanda  yıllardır süregelen kendilerinden beklenilen görevi bilinçli olarak yerine getirmemenin, yanlış yapmanın, kaynak kaybına sebep olmanın, hatta PKK ile savaşta olduğu gibi planlı olarak insan (polis, asker ve halktan) kaybına sebebiyet vermenin, devletin bilgilerini yabancı devletlere sızdırmanın oluşturduğu, rakamlarla ifadesi çok zor olan muazzam bir kayıp daha söz konusu. Kısacası, sözde dost ve müttefik ABD’nin Fethullah Gülen Örgütü üzerinden Türk Halkına veridiği zararın boyutları mübalağasız trilyonlarca ABD Dolar’ını bulmaktadır.

 

Kısacası 12 Eylül 1980 Darbesi sonrasında  “Amerika’nın çocuklarının” gerçekleştirdikleri planlı yapılanmaların sonunda, Türkiye’nin sadece finans ve insan kaynakları talan edilmemiş, geleceği de çok büyük boyutlarda sabote edilmiş ve hattâ çalınmıştır.

 

Şimdi bütün bunların “eski bir vaiz’in” ya da sıkça tanımlandığı gibi, bir “meczubun” başının altından çıktığını iddia etmek sadece saflık mıdır? Hem ülkeyi yönetenler, hem de Türk Halkının tamamı, bir saflar gürühu mudur ki bu basit taktikle sakinleştirilip uyutulsunlar?

 

Bu olağanüstü karanlık yapıyı ve işlevini basitleştirerek marjinalleştirmeyi deneyenler var!. Fakat neden bu girişim? Amaçları nedir?

 

Şu sıra Türkiye’de medyanın farklı taraflarınca öne çıkarılan, bazı emekli general ya da etkili politikacılardan oluşan  statükocu kişilerin “bir bilen” havasıyla 15 Temmuz kalkışmasını tamamiyle Fethullah Gülen’in başının altından çıktığını iddia etmeleri çok tehlikelidir. Bu gayretkeşliği dikkatle takip etmek ve oluşturulmak istenen atmosferin, yayılarak insanların algılama ve yorumlama yetilerini uyuşturmasına  fırsat vermemek gerekir. Bu statükocu kişiler bayağı ileri giderek “ABD’nin kalkışmadan haberinin olması, darbenin arkasında olduğunu göstermez” diyebilmektedirler. En azından bu şaşırtıcı cüretkârlığın amacı nedir ve bu insanler nereden bu cesareti bulmaktadırlar diye sormadan edemiyor insan…

 

Bu tür maksatlı girişimler, olgunun ardında gerçek senarist ve rejisör olarak ABD’nin olduğunu görmemize engel olmamalı. Kaldı ki Fethullah Gülen Örgütü’nün tipi ve yapılanma biçimi, bu kişiye mahsus orijinal bir yapılanma olmayıp, bir ilk de değildir. ABD’nin dünyanın başka köşelerinde de aynı amaçlarla yapılandırdığı ve görevli kıldığı (kardeş örgütler!..) başka örgütler de bulunmakta. Konuya açıklık getirmek için, Fethullah Gülen Örgütüyle sadece isim farkı olan, fakat aynı yapılanma şekliyle, aynı tarzda ve aynı amaçlar için çalışan bir iki “kardeş örgütten bahsetmek gerekir.

 

SCİENTOLOGY KİLİSESİ

Bu örgütün kurucusu Lafayette Ronald Hubbard*(1) isimli bir bilim kurgu yazarıdır.  Çok tartışmalı bir kişilik olan 

Ron Hubbard, “büyük savaşın” sonrası 50’li yıllarda çok populer olan bilime olan tapıncı (scientism), bir yandan  occultism*(2)  öte yandan da psikoterapi yöntemleriyle harmanlayarak oluşturduğu bu sistemi 1954lerde Scientolgy olarak adlandırmıştır. Sistem bireyin düşünsel kapasitesini kontrol altına alarak, kişiye mutlak olarak hakim olabilme yöntemleri üzerine yapılandırılmıştır.  Devamlı ABD maliyesi ile sorunları olan Ron Hubbard, daha sonra ABD maliyesinin dini  örgütlere sağladığı vergi muafiyetinden yararlanmak için “kilise” takısını da ismine ekleyerek, “Scientology Kilisesi” adını almıştır. Bununla beraber “Kilise” takısını ise sadece maliye ile yapılan pazarlılığa da bağlamamak gerekir.

Bu sayede Scientology, hedefinde olan ABD ve Avrupa ülkelerinin Hıristiyan toplumları ile iletişimin duygusal tabanı olarak Hıristiyanlığı kullanabilme olanağı bulmuş olmaktadır. 

Ayrıca, Sciontology’nin normal şartlarda maliye ile sorunlu olması  da çok doğaldır. Bu tarikatların örgütlenmedeki temel hedefi insanları tam anlamda robotlaştırarak sisteme kul eylemek olduğu için, kısa zamanda bu insanların bireysel finanas kapasiteleri oranında merkeze doğru muazzam miktarlarda ve sürekli bir para akışı sağlanmaktadır. Aynen bir nehrin bir barajı doldurması gibi, merkeze doğru muazzam bir nakit akışı  merkezde inanılması zor boyutlarda bir finansal güç birikimi sağlamakta. ABD maliyesi bu muazzam                    Scientology Kilisesi’nin Florida’da yeni açılan merkezi (katedrali!)        boyutlardaki kayıt dışı finans akümülasyonuna  kayıtsız kalamazdı. Lakin araya giren bir takım güçler, Scientology ve ABD maliyesi arasında uzlaşma tabanını bulmuş ve Scientology, “Kilise” olmuştu.

 

Toplum içerisinde, Scientology Kilisesi’nin hedefinde olan kesimler oldukça geniş olmakla beraber, esas hedef toplumun şehirlerde yaşayan Hıristiyan inancındaki orta tabaka olduğu söylenebilir. Scientology Kilisesi’nde Hıristiyanlık aldatmacasıyla örgütle iletişimi sağlanan  kişiler, psikoterapi yöntemleriyle örülmüş uzun bir eğitim (beyin yıkama) sürecinden geçirilerek militanlaştırılmaktadır. Örgütün amacı, yerleştiği bütün ülkelerde kendisine katı bir disiplinle bağlı militanları sayesinde devlet yapısı, ekonomi ve sanayideki tüm kilit noktalara sızarak, bilgi toplamaketki sağlamak ve zamanla bu etkiyi arttırmaktır. Doğaldır ki bilgi toplama seviyesi, örgütün ulaştığı dikine yapılanmanın derecesine göre artmaktadır. Bilgi toplayıp da ne olacak derseniz, konunun en hassas noktasına geliriz. Ron Hubbard’ın CIA bağlantıları üzerine sayısız makaleler bulunmakta. Öyle ya bu toplanan bilgilere en fazla ilgi duyacak kurumun CIA olacağı açıktır.

 

1997 yılında Almanya’da başta Hamburg olmak üzere bazı eyaletlerin içişleri bakanlıkları Scientology kilisesini yasaklamaya çalıştılar. Çocuklarını örgüte kaptıran ailelerin şikayetleri yığınlaşmış, hatta bazı aileler özel dedektifler tutarak çocuklarını örgütün elinden kaçırmaya başlamışlardı. Örgüte açılan mahkemeler sürerken, ABD’den en üst seviyeden müdahale gelmiş ve Bill Clinton, Almanya’yı açıkca, medya üzerinden “inanç hürriyetine saygılı olmaya” çağırmıştı. Sonuçta tüm uğraşlar boşa çıktı ve mahkemeler aniden yasaklama için hukuksal temel bulamayıverdiler. Günümüzde “Scientology Kilisesi” Berlin’in en merkezi yerlerinden olan Ernst Reuter Platz’da dörtbin metrekarelik bir binada faaliyetlerini sürdürüyor.

 

Scientology ögütlenme seviyesini yükselttikçe operasyonel yeteneğini de geliştirmektedir. Bu potansiyelini şimdilik aynen Fethullah Gülen Örgütünün de yaptığı gibi kendi elemanlarını daha yüksek kademelere taşımakta ve kendisine yönelen aktiviteleri ve eleştirel girişimleri etkisizleştirmekte kullanıyor. Uluslararası geniş bir isthbarat ağı da bulunan Scientology Kilisesi Avrupa’da bu gücünü de etkili olarak kullanmakta.

“Fransa’da Scientology, bir casusunu Başkan François Mitterrand’ın yakınına kadar  sokmayı başarmıştı. Alman ARD’ televizyonunda, Nordhausen ve Thöß isimli iki gazeteci hazrlamış oldukları bir programla, ABD konsolosluklarının Scientology için nasıl angaje olduklarını ve onlara toplumda ve politikada yer edinebilmeleri için adeta kapıcılık yaptıklarını açıklamaktalar.”* (3)

Scientology Kilisesi’nin kurduğu istihbarat örgütünün adı “Office of Special Affairs”, olup kısaca OSA olarak anılmakta. OSA’nın klasik gizli servis görevleri ile faal olan yaklaşık 2000’e yakın ajanı olduğu çeşitli kaynaklarca belirtilmekte. Yukardaki haberin devamında şu bilgiler yer almakta:

“Anlaşıldığına göre casusluk örgütünün Almanya şubesi, Scientology karşıtlarını arayıp bulmak, onları baskı altına almak ve tehditle yıldırmak için her hafta ABD’deki merkezinden 100 000 dolar almakta. Bayern Eyaleti eski Başbakanı Günter Beckstein, konuyu tam isabetle şöyle tanımlamakta: Eskiden Doğu Alman gizli servisi STASI neyse, OSA’da Scientology için odur.”* (4)

Scientology Kilisesi’nin din kisvesi altında çalışmasının sadece taktiksel olduğu görülmekte. Gerçekte dinle, yani Hıristiyanlık ile bir alakası da yoktur. Din kisvesi, bu tür örgütlerin miltanlarına içinde bulundukları toplumda var olan “yaygın inanç grubunun” üyeleri ile, başlangıçta daha rahat ilişki kurmalarını kolaylaştırmakta. Böylelikle, içlerine girerek militan devşirmeyi amaçladıkları Hıristiyan toplumunda, “bizden birisi” imajıyla çabuk güven toplayarak ilk bağlantıları kolayca kurabilmektedirler. Aslında örgütün üst kadrolarının inanç dünyası ile uzaktan yakından bir ilişkileri yoktur. Günümüzde örgütün başındaki kişi olan David Miscavige’nin yeğeni ve eski bir örgüt mensubu olan Jenna Miscavige bakın bu konuda ne söylüyor:

“Scientolog’larda Allah yoktur, ibadet yoktur, Cennet Cehennem de yoktur, din denilince akla gelebilecek hiçbir şey yoktur…”*(5)

Türkiye’de, Fethullah Gülen Örgütü üzerine yazılmış onlarca kitap var. Scientology üzerine yazılmış kitap ve makalelerin sayısını tahmin etmeye ise imkan bile yok. Ben burada, bu karanlık örgütler üzerine kısaca bir fikir vermeye ve Fethullah Gülen Örgütü ile var olan yapısal ve operasyonel faaliyetleri arasındaki paralellikleri göstermeye çalışıyorum. Sonuçta her iki örgüt aynı merkezler tarafından, aynı beklentiler  yönünde yapılandırılmışlardır. Aralarındaki tek fark, Fethullah Gülen militanlarının “İslam” kisvesi altında, Scientology Kilisesi’nin militanlarının ise “Hıristiyan” kisvesi altında faaliyet göstermeleridir.

Scientology, Amerika’da kurulmuş olup ardından Hıristiyan dünyasının merkezi olan Avrupa’ya yayılmıştır. Türkiye’de de örgütlenmeye başlamış bulunuyorlar fakat, Türkiye’deki hedef kitleleri ağırlıklı olarak müslüman halk değil. Onlar daha ziyade büyük şehirlerde sayıları giderek artmakta olan, ülkesine ve kendi insanlarına alabildiğine yabancılaşmış, hayali olarak “Batı’da ve Batı’lı” olarak yaşayan genç insanlardır.

 

ABD’nin insanların başına musallat ettiği sadece bu iki operasyonel örgüt yok tabii ki. En büyük insan kitlelesine sahip olan olan Çin Halk Cumhuriyeti dahi unutulmuş değil. Fakat kuruluşu Scientology Kilisesi ile paralel zaman dilimi içerisinde olan, Güney Kore’deki “MOON Tarikatından” daha önce bahsedelim.

 

            MOON TARİKATI

Moon tarikatı 1954 yılında Seul’da kuruldu. Kuruluş yılına dikkat ediniz, Kore savaşı sonrasında ABD’nin mutlak hegomonyası altındaki Güney Kore’de kurulan Moon tarikatı zamanlama olarak ABD’nin Asya’da yayılmacılığının ve “Soğuk Savaş” kampanyalarının başlangıç yıllarına denk gelir. Kuzey Kore’nin Pyongyang şehrinden Güney’e kaçarak gelen Sun Myung Moon isimli bir öğretmen, rüyasında İsa Mesih’in kendisine görünerek “dünyada insanlığı birleştirme görevi” verdiğini iddia ederek çalışmalarına başlar. Güney Kore, % 35 oranındaki Hıristiyan nüfusu ile, Asya Kıtasının tek ve en geniş Hıristiyan cemaatine sahip bir ülkedir.

 

“Rahip” Moon ilk olarak misyon çalışmalarına Busan adlı liman şehrinde bir kerpiç evde başlar ve oluşturduğu öğretiyi açıkladığı kitabı “tanrısal ilkelerin kökeni’ni” burada yayınlar. Öğretinin temel prensipleri (açıklanan şekliyle) Kore halkının şamanist inançlarından derlenmiş (Daoistik Kozmoloji) pensiplerin, Hıristiyanlığın misyon teolojisiyle harmanlanmış bir şeklidir.*(6) 

 

Moon Tarikatı üzerine yeteri kadar kaynak var. İnternet’te bulunabilen bazı araştırmacıların epey emek verilmiş çalışmalarından ilgilelen okuyucu pek çok bilgiye ulaşabilir. Benim burada konumuzla ilgili olarak dikkatleri çekmek istediğim üç nokta var:

 

Birincisi, Moon tarikat da Diğerleri gibi toplumda var olan en geniş inanç sisteminin üzerinde yapılandırılıyor. Söz yerindeyse “sırtına bindiriliyor” diyebiliriz. Yukarıda da açıkladığım gibi geniş insan kitlelerinin çocukluktan beri belleklerine kazınmış olan dinsel inanç tabanı başlangıçta alabildiğine kullanılıyor. II. Dünya Savaşı’ndan sonra, hemen hemen aynı yıllarda ortaya çıkan Scientology Kilisesi ve Moon Birlik Kilisesi de en başta inanç temeli üzerine yapılandırılmışlardır. Yaklaşık on yıl sonra oluşturulmaya başlanılan Fethullah Gülen Hareketi’de bu denenmiş yöntemle, Türk toplumunda var olan inanç temeli (islam) kullanılarak yapılandırılmaya başlanmıştır.

 

İkincisi: Başlangıçta kutsal amaç olarak  açıklanan, topluma hakim inanç sisteminin “tanrısal değerleri” uğruna olacağı öne sürülen “fedakarca ve can siperane” çalışma kısa süre sonra yön

----------------------------------------------

Moon Tarikatının toplu evlilik töreni. Birbirlerini hiç tanımayan binlerce genç, tarikatın kararı ile evlendiriliyorlar. Nikahı kıyan tabii ki Rahip Moon. Fethullah Gülen örgütünün de kitlesel olmasa da çok sayıda insanı evlendirdikleri biliniyor.

----------------------------------------------

 

 

değiştirmekte ve örgütün buyruklarının tartışmasız bir şekilde yerine getirildiği “mutlak itaate” dönüşmekte. Sınanmış beyin yıkama yöntemleriyle düşünce bağımsızlığı tamamen elinden alınan birey, kısa sürede çok sıkı bir disiplinle örgütün “kulu” haline getirilmekte. Geliştirilen psikoterapi yöntemleriyle her türlü bireysel güdüleri törpülenen bireyler, ait olduğu sistemin robotlar ordusunda kişiliksi birer “numara” haline getirilmekte.

 

Üçüncüsü: Başlangıçta “bir lokma bir hırka” tarzında aşırı bir tevazu ile ortaya çıkan bu sözde tarikatların önderi olan kişiler, yeterli personel ve örgütsel seviyeye geldikten sonra büyük bir hırs ile ekonomik güç biriktirme safhasına geçmekteler. 1952’lerde Busan’da  bir kerpiç kulübede başlayan Moon Kilisesi günümüzde, Gülen Örgütü’nü de aşan, dudakları uçuklatıcı bir ekonomik güce sahiptir. Moon Kilisesi Güney Kore’ bir çok büyük endüstri holdinginin yanı sıra gazetelerden futbol kulüplerine kadar (Fenerbahçe değil!..) sayısız şirket ve kuruluşa hükmetmektedir.

 

Bu “Tarikatlar” örneklemelerine, bir de “Tasarımlanmış Dinler” atölyesinin cepheye sürdüğü en yeni örneği de ekleyelim. Çin Halk Cumhuriyetinde 1990’lı yıllarda ortaya çıkan Falun Gong Hareketi.

 

FALUN GONG

Falun Gong (bir diğer adıyla Falun Dafa) hareketi 1992 yılında Çin Halk Cumhuriyeti’nde aniden ortaya çıktı. Li Hongzhi adındaki bir kişinin şahsı ile özdeşleştirilerek toplumun önüne çıkarılan bu örgüt de aynen diğerlerinde olduğu gibi,  Çin toplumunun sosyal örf ve adetlerinde, felsefi birikiminde, Taoizm öğretisinde  kökleri olan olan kadim öğretiler tabanında sistemleştirilmiştir

 

Falun Gong Hareketi olarak oluşturulan sistem, Budizm geleneğinin meditasyon teknikleri ile geleneksel ruh ve beden sağlığı üzerine Çin toplumundaki köklü bir yeri bulunan egzersizlerden harmanlanmış şekli olarak tarif edilebilir. Kısa sürede kitleselleşen bu “hareket”de yukarıda örneklerini vermiş olduğum diğer örgütlerde olduğu gibi, öncelikli olarak toplumda var olan en yaygın inanç ve felsefi düşünce sosyal kostümünü, oluşturdukları öğretinin üzerine yörel bir giysi gibi geçirmekteler.

Örgüte ilgi duyması sağlanan ve iletişime geçilen insanlar, ilk aşama olarak yoğun bir        Falun Gong amblemi*(7)        eğitim sürecinin içerisine çekilmekte. Bu süreç içerisinde bir kere “kanca atılmış olan” insanlar, aralıksız bir okuma, tartışma ve meditasyon pratiğinin kapsamında katı bir şekilde disipline edilmekteler. Taraftarları tarafından “Li Usta” diye de anılan Li Hongzhi’nin yazmış olduğu öğretinin ana kitabı, olan Zhuan Falun, sürekli bir inceleme zorunluluğu ile her yeni militana dayatılmakta ve bu kişilerde düşünsel formasyonun, öğretinin gereğine göre yeniden “formatlanması” sağlanmakta. Kısacası beyin yıkama ve kişinin robotlaştırma süreci bu süreç olup, sonradan  kişilerin örgütten yakalarını kendi güçleri ile sıyırma olanakları yok denilebilecek kadar azdır.

 

Scientology Kilisesi, Moon Birlik Kilisesi ve Fethullah Gülen Cemaati yapılanmalarının başlangıcı 1950’li, 60’lı yıllara uzanırken Falun Gong neden 40 yıl geriden geliyor diye bir soru akla gelebilir. Sovyetler Birliği şiddetli bir çözülme sürecinin ardından 1991 yılı sonunda dağılmış, Michail Gorbatschow çekilmiş yerine Boris Jelzin geçmişti. ABD ve NATO sisteminin önünde batının beklentilerine göre yeniden tasarımlanacak güçlü bir hedef ülke olarak sadece Çin Halk Cumhuriyeti  kalmıştı. Batı’nın deneyimli gizli operasyon kadroları Çin’e yönlenmiş ve bu ülkeninde Sovyetler Birliği gibi dağılma süresine girmesi için çalışmalar hızlandırılmıştı.

Bu çerçeveden olarak uygulamaya konulan pek çok girişimden birisi de zengin bir tecrübe birikimine sahip oldukları “Tasarımlanmış Dinler” yönteminin de Çin’de de uygulanmasıydı. Bu nedenle Falun Gong Hareketi birden ortaya çıktı ve kısa sürede epey de yol aldı. Fakat, Çin Halk Cumhuriyeti tehlikeyi çabuk sezdi ve beklenmedik şekilde hızlı hareket ederek, Falun Gong hareketini yasakladı ve üyelerini tutukladı. Başta Li Hongzhi olmak üzere bazı üst seviye yöneticileri yurt dışına kaçtılar.

Nereye mi?

Pek tabii koruyucu ve kollayıcıları olan  ABD’ye…

                                                                  

“Li Usta” bu gün New York’yaşıyor ve buradan Avrupaya’da yayılmış olan örgütü ile Kıta Çin’i dışında yaşayan milyonlarca çinli üzerinde otoritesini sürdürmeye ve onları yönetmeye devam ediyor. Bu arada Falun Gong militanları, “nasıl olsa hepimiz aynı otoriteye çalışıyoruz ve kardeşiz” dercesine, Scientology ve Moon Kiliselerinin ağına henüz takılmamış, Amerika kıtasında ve Avrupa’da kendini yalnız ve boşlukta hissederek bağlanabileceği bir topluluk arayışı içerisinde olan orta tabaka insanlarını da avlamak için ağlarını germekteler. Ağa takılan insanlar Örgüt’ü sadece sayısal olarak değil, diğer örgütler de olduğu gibi, ciddi bir finans kaynağı olarak güçlendirmiş oluyorlar. Bu Örgüt de bu gün ciddi sayılabilecek finans kaynaklarının sahibidir.

 

Bu arada Falun Gong Türkiye’ye de uzanarak, toplumun yukarıda kısaca tanımladığım kesimlerinde örgütlenme ve yayılma çalışmaları içerisindedir. İnternet’e de dikkat!. İnternet’te tarafsız gibi görünen yığınla makale ve açıklamalar var. Bunların çoğu doğrudan Falun Gong taraftarlarınca yazılmış bilimsellik makayajlı propaganda amaçlı yazılar. Wikipedia’nın Türkçe versionu da  bu sıralar aynı çizgide. “Li Ustanın” New York’tan çok ta uzak olmayan Pensilvanya ile ilişkisi var mı, arada bir sohbet ederek tecrübe alışverşinde bulunurlar mı bilemiyorum.

 

Çin Halk Cumhuriyeti, Falun Gong hareketinin, 1995’te fazla uzatmadan kökünü kesip taraftarlarını toparladığında, beklendiği gibi Batı’da kıyamet koptu. En başta ABD olmak üzere kükrediler: “İnanç hürriyetine indirilmiş bu darbeye dünya kamu oyu kayıtsız kalmamalıydı”!. Olgunun “inanç dünyasıyla” uzaktan yakından bir ilişkisi yoktu fakat bütün medya “borazanlarının” kontrolü elinde olan büyük güç (Küresel Oligarşi), hiçbir akıllı soru ya da itiraza sesini duyurma imkanı tanımıyordu.

 

            FETHULAH GÜLEN ÖRGÜTÜ’NÜN KÜRESEL MİSYONU

Yukarda Fethullah Gülen Örgütünün, aynı ABD merkezlerinde oluşturulmuş ve benzer amaçlarla dünyanın farklı bölgelerinde insanların üzerine sürülmüş olan kardeş örgütleriyle yapısal benzerliklerini ve amaçlarının uyuşumunu kısaca gösterdikten sonra tekrar esas konumuza dönerek bu örgütün üzerine saptamalarımıza devam edelim.

 

En başta Fehullah Gülen Örgütünün dini bir yapı olmadığını ve sadece din kisvesi altında toplumun dindar, iyi niyetli ve fakir kesiminde avlanmaya çıkmış bir sırtlan olduğunu tekrarlayalım. Bu durumun en temel nedeni, bu örgütün ve diğer “kardeş” örgütlerin kuramcısının, örgütleyicisinin ve görev dağlımını yapan güç merkezinin de aynı, yani ABD olmasında yatmakta. Kısacası kurulan temel sistem ABD kaynaklıdır.

 

Tasarımlanmış Dinler Merkezi’nde ki kuramcılar, sıfırdan bir ideoloji ya da inanç sistemi yaratarak, belli bir zaman dilimi içerisinde kitleselleştirmenin olağanüstü zor ve çok uzun zaman isteyen bir iş olduğunu iyi bilmekteler. Bu yüzden hedef toplumda var olan ve yüzlerce yıl içerisinde kitleselleşmiş bir inanç sistemini başlangıçta felsefi taban olarak seçerek, o sistemin var olan taraftarları içerisinde ava çıkmanın çok daha avantajlı olduğunu bulmuşlardı. Bu nedenle sosyal alt yapısı köklü, ekonomik potansiyeli yüksek, jeostratejik konumu önemli ülkelerde kontrolü sıkı bir şekilde ele geçirmek ve tutmak için yürütülen çoklu girişimlerin bir ayağı da hakim inanç sistemi görünüşünde kamufle edilmiş tarikatlar örgütleyip sahaya salmak olmaktadır.

 

Netekim, Fethullah Gülen’in Türk halkına yönelik söylemleri, klasik islami tez ve görüşlerini ağırlıklı olarak içermekle birlikte, bu söylemlerin arasına gizlenmiş olarak ABD yandaşlığını perçinleyen ve ABD’nin insan kitlelerinin yaşam biçimlerini yeniden tasarımlamaya yönelik küresel taktiklerini destekleyen tezleri de yoğunluklu olarak taşımaktaydı. Fethulah Gülen Örgütü’nün sadece Türkiye’de de değil, öncelikli olarak Asya’daki Türki Cumhuriyetler’de ve Afrika’daki Müslüman ülkelerde açtığı okullarda, tornadan çıkmış gibi kafaları şekillendirilmiş, ABD’nin küresel politikaları uğruna kendi ülkelerine ve halklarına karşı savaşacak militanlar yetiştirme görevini de başarı ile gerçekleştirdiğini biliyoruz. Aynen diğer “kardeş örgütlerin” de yaptığı gibi Fethullah Gülen Örgütü, ana operasyon alanı olan Türkiye’nin dışında patronu ABD’nin kendisine gösterdiği diğer ülkelerde de Vietnam’dan, Almanya’ya hattâ ABD’ye kadar alanında var olan boşlukları doldurma görevlerini de üstlenmekteydi.

 

TÜRKİYE’DE AYDIN KESİMİN BATIYA ÇARPIK BAKIŞ GELENEĞİ  

Gülen hareketinin gerçek boyutlarını ortaya koymada aksayan, eksik kalan bir diğer temel öge de Türkiye aydınlarının “Batı’ya bakış açısında” yatar. Basitçe ifade etmek gerekirse, Türk aydını genelde bütün yanlışların, eksiklerin, ihanetlerin, bilgisizliklerin, kısacası her olumsuz şeyin nedenlerini kendi burnunun ucunda arar ve bunların ülkesine has olduğunu düşünür. Çünkü böyle eğitilmiştir ve ülke sınırlarından öteye pek bakmaz, bakamaz. İnsanlarımızın çocukluktan başlayarak aldığı doğrudan ve dolaylı eğitim, “sınırsız ve temelsiz bir batı hayranlığını” sistematik bir şekilde kafalara perçinleme yönünde olmuştur. Hâl böyle olunca, Fethullah Gülen hareketinin oluşturulma sürecini anlamak için ortaya konulan çabaların çoğu, eldeki Türkiye ile ilgili “ülkeye ait olumsuz önyargı külliyesine”  başvurmakla sınırlı kalmıştır.

 

Birde bu duruma, ülkenin yönetiminde rol alan kadroların, en geç 1980 yılındaki amerikancı darbeden sonra, Atlantik ötesi planlara göre Ülkemizin dönüştürülme programlarına bilerek ve planlı olarak uyduklarını da eklemek gerekecektir. Bu kadrolar az ve eksik de olsa F. Gülen konusundaki uyarılara kulaklarını tıkadılar, yok saydılar.  Bu neredeyse geleneksel diye niteleyebileceğimiz “Atlantikçi kadroların”, Fethullah Gülen Örgütü’nün faaliyetlerine şüphe ile yaklaşmaları hele müdahil olamaları beklenemezdi. Bu kadrolar pek ala Fethullah Gülen yapılanmasının ardında ABD’nin olduğunu çok iyi biliyorlardı.

 

            DR. NECİP HABLEMİTOĞLU ve ALDIRMAZLIK

Fethullah Gülen konusunda araştırma ve analizleri ile dikkat çeken değerli araştırmacı ve yazarlar arasında Sayın Dr. Necip Hablemitoğlu’nun özel bir yeri vardır. Rahmetli Hablemitoğlu, Fethullah Gülen hareketini baştan “Örgüt” olarak tanımlayarak, klasik cemaat kavramının oluşturduğu sınırlı tanımı kırmış olup, bu örgütün “Atlantik ötesinin” inisiyatifi ile yapılandırılıp yönetilmekte olduğunu ortaya koymuştur.

 

Sayın Hablemitoğlu’nun dikkat çektiği konulardan birisi de örgütün “siber ortamdaki” yoğun hazırlıklarına ve bu alanda kazandığı operasyonel yetiye dikkat çekmesidir. Hablemitoğlu bunlarla da kalmayarak, Fethullah Gülen Örgütü’nün daha o zamanlar ileriye dönük hedeflerini kısmen tanımlamış ve adeta 15 Temmuz’da olacakları göstermeye çalışmıştı. Sayın Dr. Hablemitoğlu’nun en önemli saptaması ise bu yapılanmanın tipik bir “gerici tarikat” formatında olmayıp, kategorik olarak dış güce bağlı bir istihbarat örgütü (casusluk örgütü) olarak tanımlanması gerektiği saptamasıdır.

 

Bu tanımlama doğru olan tanımlamadır. Fethullah gülen örgütü merkezi Amerika Birleşik Devletleri’nde olan bir casusluk ve silahlı operasyon örgütüdür. Bu haliyle amacı, yapılanma şekli alabildiğine karmaşık olup, ilişkide olduğu isthbarat servislerindeki konumu en üst seviyededir.

 

Rahmetli Hablemitoğlu, cesur ve ardıcıl çabalarıyla bu karanlık yapının en hassas noktalarını aydınlatmayı başardı ve bu başarısının bedelini de ne acıdır ki hayatıyla ödedi. Bu değerli vatanseverin anısı önünde saygı ile eğiliyorum.

Ben burada Sayın Necip Hablemitoğlu’nun saptamaları ile Fethullah Gülen Örgütü’nün ne olduğu ve ne olmadığı üzerinde durmak istiyorum.

 

 

            FETHULLAH GÜLEN ÖRGÜTÜ, TERÖR ÖRGÜTÜMÜDÜR?

Bu örgütün, yapılanma şekli ve geniş görev alanı tanımlamasının gereği olarak, terör örgütleriyle de ilişkisinin ve dolayısıyla da işbirliğinin olması doğaldır. Uluslararası terör’ün kaynağı konusu şu an konumuzun sınırlarını fazlasıyla aşar. Lakin kestirmeden “uluslararası terör” denilen olgunun arkasında, bu terör olgusu ile küresel planlarına hız ve yön verme amacında olan “Küresel Oligarşi’nin” olduğunu söyleyebilirim.

 

Küresel Oligarşi açısından terör örgütleri taktik örgütlerdir. Örgütsel olarak tek düzey, enine yapılanmalardır.  Piyon gibi sınırlı amaçlarla sahaya sürülürler ve gerektiğinde de kolayca kurban edilirler. Vahşi ve sınırsız kanlı operasyonları taktikseldir, yani yaratmaları gereken etki gereğidir. Militanlarının tuvalet kağıdı kadar değeri yoktur ve taktiksel gereksinimlere göre sinek gibi öldürülürler. Bu arada Batı Dünyası’nın olan bitenin arka planından habersiz saf insanları, bu sayede sinsi ve görünmez bir düşmanla (terörle) gerçekten savaşıldığını zannederek korkar ve pısarlar .

 

Fethullah Gülen Örgütü ise stratejik bir yapılanmadır. Uzun bir zaman diliminde “onca emekle” ve sabırla yapılandırılmış, çok yönlü beklentilerle sahaya salınmıştır. Böyle karmaşık bir savaş aygıtını, Küresel Oligarşi ucuza feda etmez ve ettirmez. Netekim 15 Temmuz 2016 darbesinden sonra, Türkiye ve Avrupa’da kendisine bağlı pek çok kanaldan, örgütün elden geldiğince geniş bir kesimini kurtarma mücadelesi, ABD bağlılarınca sürdürülmekte. Hâl böyle olunca Fethullah Gülen Örgütü’nü klasik anlamıyla “terör örgütü” olarak tanımlamak yanıltıcıdır.

 

Bu  yanılmanın en dikkat edilmesi gereken boyotu, Fethullah Gülen Örgütünü, DEAŞ, El KAİDEBOKO HARAM ya da PKK gibi oluşumlarla bir tutmak bu yapılanmayı daha tehlikeli veya daha çirkin, daha iğrenç göstermez. Aksine bu yanlış kategorilendirme, Fethullah Gülen Örgütünü’nün gerçekte sahip olduğu tehlike potansiyelinin boyutların ve içeriğini örter, çarpıtır.

 

Yukarıda açıklamış olduğum gibi bu terör örgütleri, tüm vahşi ve kanlı yapılarına rağmen taktiksel örgütlerdir. Arkalarındaki onları programlayıp cepheye salan güç, işleri bittiğinde ortalığa desteksiz bırakıverir ve farelere yem eder. Scientology Kilisesi, Moon Birlik Kilisesi, Fethullah Gülen Örgütü, Falun Gong Tarikatı gibi örgütler ise stratejik boyuttaki örgütler olup, bu amaca uygun olarak çok daha karamaşık ve çok katlı dikine yapılandırılmışlardır. Her birisi, çok ciddi boyutlarda bir finans sistemi üzerinde bağımsız olarak yapılandırılmalarının sebebi de çok uzun süreli olarak düşünülmüş olmalarıdır.

 

Bu tür stratejik örgütlerin lider bağımlılığı da sadece görecelidir. Yani pek çoklarının zannetiği gibi lider ölünce örgüt çökmez. Scientology Kilisesi’nın kurucusu Ron Hubbard öleli yıllar oldu. Fakat örgüt bu gün her zamankinden daha güçlü. Moon Kilisesinin kurucusu Revernd Moon da öleli epey oldu. Moon Kilisesi güçlenmeye devam ediyor. Fethullah Gülen yaşlı bir adam. Bir bakarsınız yarin mekân değiştirmiş. Ne olacak o zaman? Örgüt çöker mi, hiç zannetmiyorum. ABD’de yeterinden fazla yetişmiş üst düzey yöneticinin görevi devralmaya hazır olduğuna eminim.

 

Bu yüzden Fethullah Gülen Örgütü ile mücadele uzun soluklu ve çok katlı olarak planlanmalı. Görünen o ki 15 Temmuz Darbe girişiminden alınan derslerle, bu örgüte karşı yürütülen mücadele artan bir kararlılık ve etkinlikle devam ediyor. Bu durum umut verici bir gelişme ve başka bir yol yok!. Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iadesi taleplerini, “taktiksel” talepler olarak değerlendiriyorum. En başta, bu örgütün tabanda, dindar ve saf insanlarımız arasında salmış olduğu köklerin mutlaka kesilmesi için iyi düşünülmüş uzun vadeli programların üretilmesi gerekmekte. Öte yanda Örgtün çok karmaşık ve efektif finans yapılanmasının mutlaka tam anlamıyla çökertilmesi gerekmekte.

 

Her şeyi “FETÖ” yaptı diyerek, ABD’yi temize çıkarmak “akıllı bir taktik” değildir ve hiçbir sorunu çözmez. Bu tarz ne mükemmel bir diplomasi ürünüdür, ne de doğulu “cin fikirliliği”. Karşımızdaki güç ABD, sadece kararlı duruştan anlar ve “blöf” yerine iyi düşünülmüş gerçekci karşı hamleleri doğru değerlendirir. Bunun dışında her türlü kısa kalmış düşünce ürünü kıvırtmalar, sadece kendimize zarar verir.

 

Kimse “kurunun yanında yaş da yanıyor” diye çığırtkanlık yapmasın. Söz konusu olan Türkiye Cumhuriyeti’nin ölümcül bir  “habis ur”dan ağır bir ameliyatla arındırılması meselesidir. Ya başarırız ya da bu hastalığı başımıza saran Küresel Güç, bir süre sonra Türkiye’nin sonunu da ilan edebilecektir.

 

Bu arada son olarak tabandaki samimi, inanmış ve aldatılmış insanlarıma sesleniyorum. Biliyorum ki çoğunuzu, “alnı secdeye değen insandan kimseye zarar gelmez” diyerek yanlarına çektiler. Ödediğiniz, üç beş lira “Himmet” parasından başka bulaştığınız fazlaca bir suç yok! Olanlardan sonra köşelerinize çekildiniz ve korku ile kapınızın polis tarafından çalınacağı günü bekliyorsunuz…

 

Gidin ve Savcılığa kendinizi ihbar edin!.. Bildiklerinizi anlatın ve en başta da sizin üstünüzdeki ismilerin kimler olduğunu bildirin. Sizlere bir şey olmayacaktır. Kurtarın kendinizi bu baskıdan. Geçen her gün ve hafta, durumunuzu daha da zorlaştıracaktır. Öte yandan gittikçe hareket alanı daralan ve militan bulmakta olan zorlanarak sıkışan örgüt, sizleri de tehdit ederek daha ağır suçlara itecek ve hatta tehlikeli işlerde öne sürmeye devam edecektir.

 

Erhan Ünal                                                                                             24.Aralık.2016, Anamur

 

 

 

Kaynak ve açıklamalar:

 

* (1)- https://en.wikipedia.org/wiki/L._Ron_Hubbard

*(2)- Occultism (okültizm) Astrolojisimya ve büyü gibi eski zamanlardan modern zamanlara kadar bir şekilde bilim sayılmış olan tüm etkinlikler ve modern zamanlardaki duyum ötesi algıhipnoztelepati ve pirokinezi gibi parapsikoloji alanına giren ve bilimsel çevreler tarafından kuşku ile yaklaşılan araştırma alanları okültün (gizliciğin) kapsamı içindedir. Wikipedia

*(3)- http://www.tagesspiegel.de/medien/tv-dokumentation-die-scientology-spitzel/6795856.html

       Erişim: 21.04.2013,  00:13

*(4)- Tagesspiegel’deki haberin devamında

*(5)- Jenna Miscavige Hill, “Meine geheimes Leben bei Scientology”, Sayfa 17. Btb Verlag, in der

        Verlagsgruppe Random House GmbH, München

*(6)- https://de.wikipedia.org/wiki/Sun_Myung_Moon

*(7)- Falun Gong amblemi: Ortada bulunan svastika sembolu, binlerce yıl geçmişten gelen pek çok kadim kültürde kullanılan bir sembol olup, atfedilen çeşitli anlamların yanı sıra dinsel açıdan (Hinduizm) mutluluk be şans getirdiğine inanılır. Kenarlardaki yin ve yang sembolleri ise Çin felsefesi (Taoizm) kaynaklı olup herşeyin zıt ve çift kutuplu olduğunu ifade eder.

Yorum Yaz
Ad-Soyad:
E-Mail :
Mesaj:
En fazla 500 karakter. 500 karakter kaldı.
Güvenlik:
Yorumlar
Henüz yorum yapılmadı.