Sadece askerler değil, bütün Türkiye zehirleniyor!
İçerik:Toplu asker zehirlenmeleri, gıda bağımsızlığını yitiren Türkiye’de yakın zamanda olacakların işaret fişeği mi?

Sadece askerler değil, bütün Türkiye zehirleniyor!

Toplu asker zehirlenmeleri, gıda bağımsızlığını yitiren Türkiye’de yakın zamanda olacakların işaret fişeği mi? ‘Toprak Biterken’ kitabının yazarı Erhan Ünal’dan bu soruya çarpıcı yanıtlar geldi…

 Yusuf Yavuz

Manisa’daki kışlalarda son iki aydır ardı ardına yaşanan toplu asker zehirlenmeleri gözleri toplu yemek üretimi yapan kuruluşlara çevirdi. Manisa’nın dışında Kastamonu, Isparta ve Van gibi illerde binlerce asker zehirlendi, iki asker ise yaşamını yitirdi. Pek çok yönüyle tartışılan toplu zehirlenmeleri değerlendiren ‘Toprak Biterken’ kitabının yazarı Erhan Ünal, Türkiye’nin ‘gıda emniyetini giderek kaybettiğine dikkati çekerek, “Yıllardan beri ‘çok üreteceğiz, kalkınacağız’ mavallarıyla insanlarımızı etap, etap endüstriyel tarımın ve buna bağlı endüstriyel gıda üretiminin hâkimiyet alanına sokarak, ‘Toplumsal beslenme bağımsızlığımızı’ yitirmemize ve küresel güç odaklarına karşı savunmasız kalmamıza neden oldular. Büyük mutfakların özelleştirilmesi meselesi de böyle anlaşılmalıdır. Sadece askerin beslenmesi özel yemek şirketlerine havale edilmemiştir. Üniversite kantinleri, okullar, anaokulları, hastaneler, hapishaneler büyük devlet kurumları ve benzer daha pek çok büyük çapta yemek talebi olan kurum ve kuruluşlar özel yemek şirketlerine ihale edilmişlerdir. Türkiye’nin bütün meydanlarında Ramazan ayı boyunca verilen İftar ve Sahur yemekleri de böyledir. Türkiye’de ordu gibi en kritik yapılarımızdan başlayarak geniş insan kitlelerinin günlük olarak boğazından geçen aşağı inen gıdaları ne içerik olarak ne de planlı hedefler açısından kontrol şansımız giderek kaybolmaktadır” görüşünü savundu.

Geleneksel tarım, gıda güvenliği ve küresel tarım savaşı gibi konuları ele aldığı ‘Toprak Biterken’ kitabıyla tarım konusundaki ezberleri bozan araştırmacı-yazar Erhan Ünal, Manisa başta olmak üzere birçok ilde gündeme gelen toplu asker zehirlenmeleri konusunda çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.

GÜNDE 134 BİN KİŞİYE YEMEK PİŞİRMEK İÇİN HİJYEN SAĞLANABİLİR Mİ?

Yemek şirketlerinin kullandığı malzemenin en riskli bölümünü kırmızı et ve kanatlı hayvan etlerinin oluşturduğuna dikkati çeken Ünal, zehirlenmelerle ilgili haberlerde adı geçen firmanın kendi sitesinde günlük 134 bin kişilik yemek hazırlandığının bildirildiğini belirterek, “Bu şirket tek değil, daha onlarca bu boyutta ya da daha büyük şirket var. Bu şirketlerin işledikleri et miktarı günlük olarak binlerce tona ulaşıyor. Bu etler de günlük olarak yüzlerce büyükbaş, binlerce küçükbaş hayvan ve on binlerce kanatlı hayvan işleyen dev kesimhanelerden geliyor. Bu tür tesislerde hijyenik şartların sağlanmasının teknik açıdan tam olarak mümkün olamadığı Avrupa’da yazılıp çizilmekte” dedi.

‘TÜRK HALKI 70 YILDIR YAVAŞ YAVAŞ ZEHİRLENİYOR’

Türk halkı olarak, küresel güçlerin etkisi altında hep birlikte yavaş fakat sürekli olarak zehirleniyoruz ve bu durum 70 yıldır böyle” görüşünü savunan Ünal, “Ülkemizi, dolayısıyla halkımızı güçlü kılan binlerce yıllık sosyal tabanımız ve Cumhuriyet döneminde bu taban üzerinde kurulmuş olan güçlü ve milli her temel yapı bir şekilde yumuşatıldı, eritildi ve elimizden kayıp gitti. İnsanlarımız katı ve kör politik kamplara bölündüler. Taraflar birbirlerini bir kaşık suda boğacak derecede anlamsız bir kinle yüklenildi. Her bir tarafın kendini haklı bulduğu nedenleri var, bu doğru. Lakin çevremizi saran bölgesel yangın, ‘küresel oligarşi’nin Batı Asya’yı yeniden yapılandırma planlarının gereği ve sonucudur” değerlendirmesinde bulundu.

(Toprak Biterken kitabının yazarı Erhan Ünal, askerlerin zehirlenmeleri üzerinden özelleştirmeleri ve endüstriyel gıda üretimini değerlendirdi. )

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘TÜRKİYE ENDÜSTRİYEL GIDA ÜRETİMİNİN BASKISI ALTINA SOKULDU’

Yaşananları güncelden başlayarak genele doğru anlatmak gerektiğinin altını çizen Ünal, toplu gıda zehirlenmelerinin arkasındaki tartışılmayan ayrıntıları ele aldığı değerlendirmesinde, “Küresel endüstriyel tarım tabanında gerçekleştirilen tarımsal üretim ve bu üretim tarzı üzerinde yapılanan hayvancılık ile endüstriyel gıda üretimi, 70 yıldır insanlığı küresel anlamda zehirlemektedir. Türkiye’mizin insanları 1950’lerden sonra ABD’nin planlı girişimleri ile bu tarz endüstriyel tarım ve gıda üretiminin baskısı altında sokulmuştur” görüşünü savundu.

İşte Toprak Biterken kitabının yazarı Erhan Ünal’ın toplu zehirlenmelerle ilgili çarpıcı görüşleri:

 ‘ONLAR BİZİM DE ÇOCUKLARIMIZ’

“Manisa’da, Kastamonu’da ve son olarak Bursa’daki askeri kışlalarda vatani görevlerini yapmaları için yolladığımız çocuklarımız yedikleri akşam yemeği sonrasında zehirlenme belirtileri ile hastanelere taşındılar. Bu olay ilk değil, kaçıncı! Maalesef hayatını kaybeden bile olmuştu. Neler oluyor diye merak etmek ve konuyla ilgili akla gelen sorulara cevap aramak, başta çocukları orada olan anne ve babalar olmak üzere hepimizin hakkı. Onlar bizim de çocuklarımız! Olaylarla ilgili haberler kapsamlı değil ve duygusal anlamda öfkeli. Yazılı ve görsel basından servis edilen konuyla ilgili haberlere biraz daha yakından bakıldığında içeriksel olarak oldukça sığ ve özensiz olarak derlenmiş oldukları da fark ediliyor. Tam da çağdaş tüketim toplumunun alışkanlıklarına iyi uyarlanmış şekilde, ‘ayaküstü tüket ve at’ tarzında. Oysa konu çok ciddi ve içeriğinde daha derin toplumsal boyutlar taşıyor. Konu ile ilgili öne çıkan bazı söylemlere göz atarsak:

‘KİM KİMİ NEDEN DÖVECEK?’

Kimileri, yemek şirketinin bozulmuş yemekleri dahi ısıtıp erlere verdiklerini bile söylemiş! Doğruysa ‘vay kansızlar’ demek söylenecek lafların en hafifi. Bunlar 19 ila 22’li yaşlar arasındaki gençler ve binlercesi bir arada. Böylesi ani ve yoğun sağlık sorunlarının oluştuğu anlarda heyecan patlaması yaşanması ve bu heyecanın histeriye dönmesi çok normal. Bir genç bağırıyor: ‘Biz şimdi dayak yiyeceğiz orada!’ Bu genç olayın heyecanı ile öyle bağırır da duyanların arasında aklı başında kimse yok mu? Kim kimi, neden dövecek? Sağduyu, ‘hangi zamanda yaşıyoruz olmaz öyle şey’ demeyi gerektirmez mi?

AYNI KIŞLADA BU KAÇINCI VAK’A

Bir solcu gazete sorumluyu hemen bulmuş ve ilan ediyor:  ‘Bu durum taşeron işçi çalıştırmanın sonucudur’. Arkadaş, taşeron işçi çalıştırılması büyük bir güncel sosyal sorun. Fakat böylesi hassas bir konuyu ucuz ideolojik çekişme malzemesi yapma aceleciliğine ne denir? En akla yatan gerekçe yemek ihalesini almış olan firmanın temizlik şartlarına uymama olasılığı. Hijyen meselesi yani… Anladık da bu aynı kışlada kaçıncı vak’a. Bu insanlar hiç mi ders almaz. Ordu ‘Yeniçeri ocağı’ mı ki kimse aldırmasın? Kaldı ki onlar bile kazan kaldırırmış. İleri sürülen varsayımların en ağırı, bu işin ardında ‘FETÖ’lerin’ olabileceği ihtimali! Mümkün mü? Mümkün! O zaman iş çok ciddi ve savcılara büyük sorumluluk düşüyor ve başka kimse bu son derece hassas durumda bulanık suda sazan avlanmaya kalkmasın.

‘KONU BULANDIRILIP ÜZERİ ÖRTÜLECEK’ NOKTASINA GİDİLİYOR

Kışlanın hijyen şartları kötüymüş… Bu da başka bir iddia! Olabilir mi? Olabilir! O zaman sorumluların bulunması kolay. Derken siyasilerin güncel ‘iç politika refleksleri’ devreye giriyor… Yani taraflar alışıldık ‘yağlı güreş’ peşrevleriyle ‘siyaset yapmaya’ başlıyorlar:

‘Yemek şirketi yandaşmış!’ Aha! İyi de ‘yandaş’ iseler daha da dikkat edip ‘velinimetlerini’ kötü duruma düşürmemeleri gerekmez mi? Kısacası çok önemli bir olay derinlemesine araştırılması gereken boyutlarıyla her zaman olduğu gibi türlü yüzeyselliklerin ve iç politika denilen ‘çamur savaşının’ artık sıkan ‘bildik’ görüntüleriyle gündemden düşmeye meylediyor. İnsanlar, yani kamuoyu diye tarif edilen bizler, ‘yine bir şekilde konuyu alabildiğine bulandırıp sonra da üstünü örtecekler’ diyerek konunun peşini bırakmak noktasına doğru meylediyoruz.

SORUNUN BİR AYAĞI ÖZELLEŞTİRMEDE

Derken beklenmedik bir gelişme. Televizyondaki akşam haberlerinde bir hanımefendi çıkıyor ve konunun özüne doğru dikkate değer bir açıklama yapıyor. Em. Sağlık Albayı Deniz Seyirci hanımefendi, ‘sorun özelleştirmede’ diyerek beklenmedik bir anda konuya ‘derinlik’ kazandırıyor. İlk bakışta ne alaka bu da nereden çıktı diyenler olabilir. Evet, sorunun bir ayağı genel anlamda ‘özelleştirme’ olgusunun içeriğinde yer alıyor. Özelleştirme konusu, yaşamsal önemi olan diğer toplumsal konularda olduğu gibi zaten doğru dürüst anlaşılmadığından kısaca açıklayalım.

‘KİMSENİN HALKIN MALINI BABALAR GİBİ SATMAYA HAKKI YOKTUR’

İnsan toplulukları kendilerine yurt edindikleri topraklarda özgürce yaşabilmek ve gelecek kuşakların da ‘yaşam hakkını’ emniyet alına alabilmek için siyasi yapılar kurarlar. En başta ‘milli devlet’ dediğimiz yapı gelir. Devlet, ülke bağımsızlığını, dolayısı ile halkının geleceğini korumak ve güvence altına almak amacıyla yapılandırılır, çeşitli kurumlar oluşturulur. Çağdaş toplumlarda halkın çok büyük oranlarda artan sosyal ve ekonomik talepleri devleti de giderek artan idari, sosyal ve ekonomik kuruluşlar oluşturmaya zorlamıştır. Bu kuruluşlar ülke halkının üretici emeği ile oluşturduğu birikimlerle (parasıyla) oluşturulur, dolayısıyla halkın malıdırlar. Bu nedenle de kimsenin bu kuruluşları ‘babalar gibi’ satmaya hakkı yoktur.

KÜRESEL FİNANS SİSTEMİNİN ÖZELLEŞTİRME SALDIRISI

Buraya kadar tamam da bir de tüm dünyaya mutlak bir şekilde egemen olmak isteyen Küresel Oligarşi’nin kendi planları var. Her türlü güç kullanım tekelini kendi özünde birleştirmek isteyen Küresel Oligarşi, milli devletlerin ellerinde bulunan ve ‘güç’ ifade eden tüm birimleri ele geçirmek, yani amacı gereği olarak ‘özelleştirilmelerini sağlamak’ istiyor. Bu amaçla Küresel Oligarşi sahibi olduğu Küresel Finans Sistemi’nin ezici gücünü kullanarak, söz konusu ülkelerdeki tüm paydaş ve yandaşlarıyla birlikte geniş cepheli bir ‘özelleştirme’ saldırısı sürdürmektedir. Saldırının kapsamı o denli geniş ve derin tutulmuştur ki orta vadede askerin, istihbarat birimlerinin, emniyet (güvenlik!) güçlerinin dahi özelleştirilmeleri planlanmıştır. Kısacası amaç, zamanla hedef ülkelerin ellerinde stratejik güç ifade eden hiçbir ekonomik ve idari birim bırakmamak ve o ülkeleri mutlak bir edilgenlik çukuruna itelemektir…

SADECE ASKERİN DEĞİL, İFTAR YEMEKLERİ DE ÖZEL ŞİRKETLERE

Sonuçta ortaya çıkan durum şudur: Özelleştirilen her ekonomik ya da idari birimler devletin dolayısıyla o ülke halkının yönetiminden ve kontrolünden çıkmışlar demektir. Çıkınca da otomatik olarak küresel olarak hâkim olan finans sistemi üzerinden küresel güçlerin kontrolüne girerler. Bir kere özelleştirme sürecine girmiş olan bir devlet tek, tek bütün güç kaynaklarından arındırılır ve daha da önemlisi bu kaynakların üzerindeki halkın kendi öz kontrol olanağı kalmaz. Büyük mutfakların özelleştirilmesi meselesi de böyle anlaşılmalıdır. Sadece askerin beslenmesi özel yemek şirketlerine havale edilmemiştir. Üniversite kantinleri, okullar, ana okulları, hastaneler, hapishaneler büyük devlet kurumları ve benzer daha pek çok büyük çapta yemek talebi olan kurum ve kuruluşlar özel yemek şirketlerine ihale edilmişlerdir. Türkiye’nin bütün meydanlarında Ramazan ayı boyunca verilen İftar ve Sahur yemekleri de böyledir. Bu olgunun en belirgin özelliği geniş insan kitlelerine ne amaçla ve neler yedirildiğinin tam olarak kontrolünün mümkün olmamasıdır. Olaya bu açıdan bakmaya başlayınca, yemek şirketlerinin mantar gibi birdenbire mantar gibi bitmeye başlamasının ardında ne var diye sorarak olgunun ardındaki derin küresel planlara ve oluşturulan ‘negatif boyutlara’ da bir miktar değinelim.

ENDÜSTRİYEL GIDA ÜRETİMİ VE GDO’LU İTHAL ÜRÜNLER

Olguya endüstriyel gıda üretim sistemi genel çerçevesi içerisinde bakmak gerekir. Geleneksel Tarım üretiminin alabildiğine geriletilmiş olduğu ülkemizde, geniş bir üretici kitlesinin topraklarını terk ederek şehirlere göç ettirildiği biliniyor. Dolayısı ile ana gıda maddelerimizi çoğunlukla ithal etmek noktasına getirildik. Bu çerçeveden olarak yemek şirketlerinde büyük miktarlarda kullanılan bakliyat ürünleri, fiyat avantajından dolayı çoklukla ithaldir. Türkiye’ye ithal edilen mercimeğin genellikle ‘GDO’lu olduğu ve Kanada ve Avustralya’dan ithal edildiği biliniyor. Kuru fasulye Çin, İran ve Kanada’dan, Nohut ise sırası ile Meksika, Hindistan ve Kanada’dan.

GÜNDE 134 BİN KİŞİLİK YEMEK PİŞİRMEK İÇİN HİJYEN SAĞLANABİLİR Mİ?

Kullanılan sıvı yağlar pek tabii ayçiçeği, kanola, çiğit ve tabiî ki palmiye yağı ile bunlardan üretilen margarinlerdir. Bu yağların gerek yapısal özellikleri ve gerekse işlem (pişirim) esnasında oluşan trans yağlar nedeniyle çeşitli ve ciddi sağlık sorunlarının kaynağı olduğu da artık sır değil. Yemek şirketlerinin kullandığı malzemenin en riskli bölümünü ise kırmızı et ev kanatlı hayvan etleri teşkil ediyor. Haberlerde adı geçen yemek şirketi kendi tanıtım sitesinde günlük 134.000 kişilik yemek hazırladıklarını bildiriyor. Bu şirket tek değil daha onlarca bu boyutta ya da daha büyük şirket var bu şirketlerin işledikleri et miktarı günlük olarak binlerce tona ulaşıyor. Bu etler de günlük olarak yüzlerce büyükbaş, binlerce küçükbaş hayvan ve on binlerce kanatlı hayvan işleyen dev kesimhanelerden geliyor. Bu tür tesislerde hijyenik şartların sağlanmasının teknik açıdan tam olarak mümkün olamadığı Avrupa’da yazılıp çizilmekte. Bu sorunun nedenine gelince:

ENDÜSTRİYEL KESİMLERDE E.COLİ BAKTERİLERİNİ ÖNLEMEK KOLAY DEĞİL

Uzak yollardan getirilerek kesimhane önlerindeki dar alanlarda, dizlerinde kadar kendi pislikleri içerisinde bekletilmekte olan besi hayvanları kesim anında tamamen kendi dışkılarına bulanmış vaziyette oluyorlar. Bu durumdaki hayvanların taşıyıp getirdiği en önemli tehlike e.coli bakterileridir. Büyük endüstriyel kesimhanelerdeki tam otomatik kesim ortamında hayvanların postuna bulaşmış olan e.colibakterilerinin kesim esnasında ve sonrasında ete bulaşmalarını önlemek hiçte kolay değildir. Bu sözünü ettiğim önlenemez bakteriyel kirliliğin (kontaminasyon’un) yanı sıra söz konusu bakterilerde genetik mutasyon sonucu gittikçe yeni ve daha da tehlikeli ‘boyların’ oluşması da ayrı bir sorun oluşturmaktadır.

ÖLÜMCÜL BAKTERİ GIDA VE SUYLA YAYILIYOR

Bu konuda Türkiye’de ‘Koli Basili’ olarak bilinen, E.coli bakterisinden ve bu bakterinin yeni bir türü olan E.coli 0157:H7 den önemle bahsetmek gerekir. Bilimsel adı Eschericia coli olan bu bakteri memelilerin (insanların da) bağırsaklarında bulunan, sindirim açısından önemli fonksiyonları olan aslında iyi huylu bir bakteri. Bu bakterinin, dışkı ile kirletilmiş (kontamine) gıdalarla veya sularla ağız yoluyla alınmasıyla aşırı toksik (zehirleyici) etkileri ortaya çıkmakta. Bu bakterinin özel bir türü olan E.coli 0157:H7 kanlı ishal şeklinde kendisini belli eden ve ölümcül sonuçları olabilen ağır bağırsak enfeksiyonlarına yol açıyor.

ALMANYA’DA 36 KİŞİNİN ÖLÜMÜNE NEDEN OLDU

E.coli bakterilerine sadece etlerde değil, sebzelerde de rastlanılıyor. Büyük besi çiftliklerinin hayvansal dışkıları ile gübrelenen tarlalarda e.coli kirliliği olasılığı yüksek olmakta. 2011 yılı Mayıs ayında Kuzey Almanya’da ortaya çıkan ve bir ay içerisinde binlerce insanın hastalanmasına ve 36 kişinin ölmesine yol açan bağırsak enfeksiyonuna yol açan bakteri, kısaca EHEC bakterisi diye anılan bir E.coli 0104:H4boyu idi.

EKMEKTEN DONDURMAYA ONLARCA ÜRÜNDE SAKLANAN KANSEROJEN ETKİ

Küresel Endüstriyel Tarım tabanında gerçekleştirilen tarımsal üretim ve bu üretim tarzı üzerinde yapılanan hayvancılık ile endüstriyel gıda üretimi, 70 yıldır insanlığı küresel anlamda zehirlemektedir. Türkiye’mizin insanları 1950’lerden sonra ABD’nin planlı girişimleri ile bu tarz endüstriyel tarım ve gıda üretiminin baskısı altında sokulmuştur. ABD’den ithal bitkisel yağların ithali ile başlayan süreç, Meksika’da Rockefeller vakfının girişimleri sonucu oluşturulan ‘Mısır ve Buğday Geliştirme Merkezi’nde (CIMMYT) geliştirilen Hibrit buğdayın (Sonora 64) durdurulamaz bir şekilde yerli buğday cinslerimizi geriletmesiyle devam etti. Bu gün Türkiye’de ekilen ve yerli zannettiğimiz mısırlar, çoğunlukla Monsanto’nun ya da diğer küresel biyo-teknoloji kurulmuşlarının genetiği değiştirilmiş (GDO’lu) tohumlarıdır. Ekmekten dondurmaya, çikolatadan sucuk ve salama kadar, ürün içerisine saklanmış soya unu veya diğer soya yan ürünleri çocuk yaşlı demeden insanlara yutturuluyor. Soya fasulyesi ve soya yan ürünleri çoğunlukla Güney Amerika’dan ya da Ukrayna’dan ithaldir. Bu ülkelerde kitlesel soya ekiminin kaçınılmaz sonucu olarak soya fasulyesinin, herbisit dirençli (Glyphosate’a dirençli) olacak şekilde genetiğinin değiştirilmiş olduğu artık sır değil. Dolayısıyla Soya fasulyesinin ve mısırın kaçınılmaz olarak bünyesinde taşıdığı Glyphosate’ın yüksek derecede kansorejen olduğu da artık genel olarak biliniyor.*(1)

‘ENDÜSTRİYEL GIDA ÜRETİMİYLE BESLENME BAĞIMSIZLIĞIMIZI YİTİRDİK’

Yukarıda sadece bir-iki kışladaki askerlerimizi değil, aslında halkımızın çok daha geniş bir kesimini ve özellikle okul çocuklarının sağlığını tehdit eden ‘derin köklü’ beslenmedeki küresel sorunların kaynağını kabaca tanımlamaya çalışıyorum. Kısacası sorun, bireysel değil sistem sorunudur ve sadece bu günün sorunu da değildir. Toplumsal beslenmede bu gün yaşanan sorunlar yârin de kaçınılmaz olarak artarak yaşanmaya devam edecektir. Yıllardan beri ‘çok üreteceğiz, kalkınacağız’ mavallarıyla insanlarımızı etap, etap endüstriyel tarımın ve buna bağlı endüstriyel gıda üretiminin hâkimiyet alanına sokarak, ‘Toplumsal beslenme bağımsızlığımızı’yitirmemize ve küresel güç odaklarına karşı savunmasız kalmamıza neden oldular.

TÜRKİYE’NİN GIDA EMNİYETİ ORTADAN KALKIYOR

Dolayısı ile Türkiye’de ordu gibi en kritik yapılarımızdan başlayarak geniş insan kitlelerinin günlük olarak boğazından geçen aşağı inen gıdaları ne içerik olarak ne de planlı hedefler açısından kontrol şansımız giderek kaybolmaktadır. Bir başka ifade şekliyle Türkiye’de ‘gıda emniyeti’ giderek ve süratle ortadan kalkmakta olup insanlarımızın beslenmesi küresel güçlerin müdahalelerine açık hale getirilmektedir. Bu durum dış kaynaklı ve planlı olarak işletilen bir süreç.

‘BİZDEN ÖNCEKİLER YAPMIŞ DİYEREK TEMİZE ÇIKMA GAYRETİNDELER’

Bu süreç içerisinde sadece kışlalardaki askerlerimiz ve okullardaki çocuklarımız gıda yoluyla zehirlenmiyor. Toplum olarak daha etkili olacak şekilde kafaca da (mantığımızla, hayata bakışımızla, olanları anlama tarzımızla) zehirleniyoruz. Güçlü bir sosyal taban üzerinde duran ve direnme potansiyeli yüksek bir toplum olan Türk halkı, inceden inceye “batılı olacağız, küçük Amerika olacağız” zırvalarıyla zehirlendiler, benliğinden uzaklaştırılıp gittikçe daha edilgen hale getirildiler. Ülkede politik iktidara talip politikacılar ‘bu durumdan biz sorumlu değiliz, bizden öncekiler yapmış’ diyerek temize çıkmak gayretindeler. ‘ABD dünyanın kaptanı, o güce tabi olmadan iktidar olmak mümkün değil’ diyenler, ABD’ye bağımlı olmalarını ve bu gücün yönlendirmeleri ile hareket etmelerini haklı göstermeye çalışmaktalar.

TÜRKİYE BÖLGENİN ‘MUTLAKA KIRILMASI GEREKEN’ ÇETİN CEVİZİ

Ülkemizde gelecek kuşakların eğitimini sağlayan tüm kurumları ve işleyen düzeni de aynı küresel gücün yönlendirmeleriyle ‘daha iyi eğitilecek ve medeni olacaksınız’ diyerek günümüzdeki edilgen, sığ ve çarpık hale getirdiler. Daha pek çok alanda ülke ve toplum çıkarlarımıza karşı gerçekleştirilen sinsi yapılanmalardan bahsedebilirim. Batı dünyasını ve politikalarını içeriden bilen birisi olarak söylüyorum: Bölgenin mutlaka kırılması gereken çetin cevizi Türkiye’dir. ABD ve AB bu cevizi önce çürütmekte, sonrada ellerindeki NATO çekici ile kırmakta kesin kararlıdırlar. Türk Halkı iç politika denilen anlamsız ve sonuçsuz bir kör dövüşü içerisinde oyalandırılırken, ülke olarak kapsamlı bir iç çatışma ortamına doğru sürükleniyoruz. ABD’nin Fethullah Gülen örgütü yönetiminde gerçekleştirme çalıştığı 15 Temmuz Darbe girişiminin hemen ardından (19.07.2016) yazdığım ‘darbe analizinde’* (2) ısrarla, ABD’nin Fethullah Gülen Örgütü dışında yönetiminde olan diğer yerli operasyon birimlerinin darbe girişimi esnasında ve sonrasındaki konumlarını ve ifade ettikleri tehdit potansiyelini sorgulamıştım. Bence yazı bu günde güncelliğini aynen koruyor. Hatırlarsak, Askeri birimler silahlı kalkışmayı başlatırken, Devletin diğer kurumlarındaki (İçişleri, Adalet bakanlıkları ve diğerlerindekiler) birimler görev paylaşımına göre destek ve katkı vermişlerdi.

GIDADAN İÇ GÜVENLİĞE UZANAN TEHLİKELİ YOL

Bir iç çatışma ortamının şartları halen ve büyük çapta vardır. En büyük güvencemiz orduda Fethullah Gülen ajan/casuslarının hâlâ varlığı bilinmekte. Bu varlık aynen diğer kurumlarda da göreceli olarak devam ediyor ve daha da önemlisi bu örgüt her ne kadar sayısal olarak zayıflamış olsa da operasyonel yetisini kısmen muhafaza etmektedir. Bu duruma ilave olarak, ABD’nin muhtemel bir ‘iç çatışma ortamında’ oluşacak ‘kaos ortamında’ çeşitli taktik görevlerle cepheye sürebileceği diğer bağımlı birimlerini anımsamak olabilecekleri tahmin etmek açısından yararlı olacaktır. Bu kaos ortamının halk arasında başlatıcıları, bazı siyasi kuruluşlar ile dışarıdan kontrol edilebilen sivil toplum kuruluşları olabilir. Sertleşen itiş kakışlara PKK gibi terör örgütlerinin çeşitli kategorilerdeki silahlı katılımları ile oluşan bu kaos bir iç çatışmaya dönebilir. Giderek yoğunlaşan iç çatışma süresinde, Ordu’da ve Polis’te var olan Fethullah Gülen kadrolarının ‘NATO’cu’ kadrolarla birlikte yaratabilecekleri güvenlik zaafı ve çatışma, ortama Devletin silahlı güçlerinin etkili müdahalesini sınırlandıracaktır. Alın işte size en basitinden bir ‘iç çatışma senaryosu’.

TÜRKİYE’YE DEMOKRASİYİ GETİRME HAREKÂTI

Sonrasında ne olur derseniz, bu duruma paralel olarak Kıbrıs’taki askeri birliğimize yönlendirilecek saldırıları, Ege adalarında oluşturulacak ciddi bir askeri hareketliği ve her partide varlıklarını sürdürdükleri kabul gören Fethullah Gülen taraftarlarının, parlamentoda beraberce oluşturabilecekleri siyasi kaosu da ekleyebilirsiniz. Böylesi askeri ve toplumsal açıdan birbirinin gırtlağına sarılmış (askeri deyimi ile ‘yumuşatılmış’) Türkiye’ye, ABD ve AB’nin NATO üzerinden gerçekleştireceği askeri ‘demokrasiyi geri getirme harekâtı da’ gecikmeyecektir.

TÜRKİYE İKİ YANDAN ZEHİRLENEREK YOK OLUŞA DOĞRU SÜRÜKLENİYOR

Türkiye sadece arada bir akutlaşan gıda zehirlenmeleri nedeniyle değil, giderek etkisini arttıran toplumsal bir ‘kan zehirlenmesi’ nedeniyle yok oluşa doğru kayıp gitmekte. Bu durumda ülkemizin dürüst ve sorumluluk duygusunu yitirmemiş aydınlarına büyük görevler düşmektedir. Politik farkındalığı yüksek ve toplumsal sorumluluğu çürümemiş aydınlarımız, başımıza geçirilmiş olan ve bizleri tüketime odaklı sığ bir yaşam biçimine mahkûm eden sözde ‘modern yaşam’ torbasından silkelenip kurtulmaya çalışmalıdır.

‘KÜRESEL GÜÇLERE YASLANARAK İKTİDAR MÜCADELESİ YAPILAMAZ’

Hep beraber, kafalarımızı kaldırarak üzerimize çökmekte olan yok edici meşum kara bulutların ocağını doğru tanımlamak ve bu ‘merkez’in küresel planlarını bozmak için kendimize görev çıkartmalıyız. Kolay görünen dış kaynaklı ve yanıltıcı çözüm önerileri bizi aydınlığa çıkartamaz. Türk halkı olarak, batılılarla el ele vererek içine sokulmuş olduğumuz bu son derece tehlikeli ekonomik, sosyal ve politik girdaptan çıkış için asla bir mücadele veremeyiz. Küresel güçlere yaslanarak ülke içinde iktidar mücadelesi yapılamaz, yapanlar yanlış yoldadır ve bu yolun sonu Türk tarihine, Türk halkına ihanettir.

Bu ülke hepimizin lakin vatanın geleceği üzerine söz söyleme hakkı, bu ülkenin kaymağını yiyen ve bir türlü doymayanlardan çok, gün be gün sabırla çalışıp üretirken bir yandan da çocuklarını, kardeşlerini eşlerini birere ikişer vatan uğruna şehit verenlerindir.”

***

*(1)- Bu konuda ayrıntılı bilgi için bakınız: Erhan Ünal, “Toprak Biterken”, Asi Kitap Yayınları 2017

*(2)- “Şeytan bunun neresinde 1, 2. ve 3”   www.erhanunal.org/urun-detay/7/15-temmuz-darbe-girişimi-1

(Manşet görseli: Ron Fricke’nin yönettiği 2011 yapımı Samsara Belgeselinden alınmıştır.)

 

Erhan Ünal