İçten kuşatılmışlık Bölüm 1
İçerik:Küresel Oligarşi’nin Şaşmayan Tarihsel Yöntemi: Ülkeleri İçerden Kuşatarak, Geleceğine Hâkim Olmak! Bölüm I

Küresel Oligarşi’nin Şaşmayan Tarihsel Yöntemi:

Ülkeleri İçerden Kuşatarak, Geleceğine Hâkim Olmak!

Bölüm I

maxresdefault

Yukarıdaki I. Dünya savaşı öncesinde Anglo-Amerikan birlikteliğini simgeleyen afiş, konuyu bilenler için çok şey anlatıyor. Yüzlerdeki mutluluk ve gurur, küresel planın gerçekleştirilmekte olduğunu ifade ederken, soldaki Amerikan kartalı da yaptırım silahının kimde olduğunu simgeliyor. Ayrıntılarını ve konu ile ilgili açıklamaları aşağıda bulacaksınız.

İçten Kuşatılmışlık!

Şu sıralar Türk halkı olarak gittikçe yoğunlaşan iç ve dış saldırılar altında bunalıyoruz… Askerlerimiz ülke dışında savaşmak zorunda kaldılar ve gencecik çocuklarımızı şehit veriyoruz. Yıllardır dış kaynaklı teröre, çocuk yaşlı demeden pek çok insanımızı içerde kurban verdik, vermeye devam ediyoruz… Bağımsız yaşamımızın garantisi, çocuklarımızın geleceği olan Vatanımızı, yaşanır ve yaşanmaya değer kılan en temel değerlerimizi elimizden alıyor, yok ediyor, bin yıllık sosyal düzenimizi ters yüz ediyorlar. Vatan topraklarında yaşayabilmemizin temeli olan “Beslenme Bağımsızlığımız” elden gidiyor.

Konu sadece “şeker mi”? Daha dün et ithalinden bahsediyorduk! Ondan önce de ürün para etmediği için üzüm kütüklerinin sökülmekte olduğu gündemdeydi. Ondan önce de Adıyaman’da tütün yasağı, ondan önce zeytinliklerin yok edilme girişimi, daha önce Karadeniz’de kararmakta olan fındığın geleceği. Ve bu böyle sürüp gidiyor…

Herkesin kafasında aynı sorular dolaşıyor.

Neler oluyor?

Neden oluyor?

Ve bütün bunlar tesadüfî ya da arızi mi, yoksa bütün bunların ardında bir küresel plan mı var?

Varsa bu planın sahipleri kimler ve uygulamayı/yürütmeyi nasıl sağlıyorlar?

Eğer bu soruların cevabını doğru düzgün bulabilirsek, neler yapabiliriz sorusuna da cevap bulabiliriz. Yoksa beşikte sallanan bebe gibi seçimden seçime önümüze atılan aday ve ucuz polemiklerle oyalanacağız, yani havanda su dövmeye devam edeceğiz. Küresel planın tasarımcıları ve uygulayıcıları da bütün güçleri ile bu durumun böyle sürüp gitmesini istiyor!

Genellikle insanlar günlük yaşamda varlığını hissettikleri yanlışlıkların, eksikliklerin nedenlerini başkalarında arar. İnsani bir reflekstir bu. Örneğin şu sıralar pek çok “aydın” kişi halkımızın bir kısmının “cahil” olduğunu ileri sürerek, ülkede var olan her türlü sıkıntıların faturasını bu “cahil” olarak tanımladığı kesime çıkartmaktalar. Aynı kişiler bütün bu yolsuzlukların, aymazlıkların ardında “iyi eğitimli” denilen insanlar olduğunu neden görmek istemezler? Hatta ülkemizin içten kuşatılmasında etkili rol alan “işbirlikçilerin” pek çoğunun dış ülkelerdeki namlı üniversitelerden alınmış diplomaları ve akademik etiketleri olduğunu da nedense hesaba katmaz ya da katamazlar. Ülkeler arası ilişkilerde de bu böyle. Dışarıdaki düşmanı doğru saptamak ne kadar önemliyse, içerideki aykırıyı, aymazı ve hatta düşmanı da doğru saptamak bir o kadar önemli, hatta bazen daha da önemli olabiliyor.

İçerideki düşmanlar kavramıyla, tek başına olan aykırıları, yani iktidardaki güce muhalif olanları tabii ki kastetmiyorum. Yabancı büyük “güç merkezleri” ile bağlantılı, onların planları doğrultusunda, farklı nedenlerle de olsa diğer “işbirlikçi” kişi ve birimlerle koordineli bir şekilde birlikte hareket ederek bir “iç kuşatmayı” zamanla yapılandıran ülkemin insanlarından bahsediyorum. Bu durumu tarihte var olan örneklerle de açıklayabiliriz. Alınması çok zor bir kaleyi ele geçirmek için “içerden” bir takım işbirlikçiler bulunur ya da oluşturulur ve onlar saldırgan güce, içeri sızabilme olanaklarını, gizli geçitleri gösterirler. Böylelikle en alınması imkânsız olan kaleler bile bir gün teslim olurlar. Eğer yabancı güçler, hedef ülkelerde zamanla oluşturmuş oldukları “iç kuşatma halkalarının” faal birimleri olmasa, sadece dışardan oluşturacakları baskı ve saldırılarla hedeflerine ulaşamazlar veya bu uğurda ödeyecekleri bedeller çok daha ağır olurdu.

İçten kuşatılmışlığı, genel boyutları, etki alanları ve uygulamadaki genel taktikleri ile anlamak, ülkesinin geleceği üzerine samimi kaygılar taşıyan her aydın için çok yararlı olacaktır ve hatta zaruridir diye düşünüyorum. Bu amaçla içten kuşatılmışlığı doğrudan Türkiye üzerinden ve güncel olaylarla anlatmak yerine, geçen yüzyılın tüm dünyayı şekillendiren derin politik altüstlüklerinin ve yeni ekonomik yapılanmalarının yer aldığı Avrupa’dan başlayarak açıklamak daha duygusallıktan uzak ve kapsamlı olacaktır. İçten kuşatılmışlığı, bu açık veya üstü kapalı büyük çekişmelerin “Batı’daki” baş aktörleri olan Amerika Birleşik Devletleri, Büyük Britanya İmparatorluğu ile onların hedefindeki ülke olan Almanya açısından, açıklamak ayrıca bu olgunun (fenomenin) genel boyutlarına değinerek olanların sadece bize has ve bizde olmadığını da gösterecektir. Zaten bizler açısından sorunun önemli bir kısmı, bu çok yönlü saldırıların küresel boyutunu ve çıkış merkezinin “Batı’da” olduğunu görememekten kaynaklanmakta.

Almanya’ya nasıl ve hangi gözle bakacağız?

Almanya, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi, NATO üyesi ve dolayısı ile partnerimiz. Avrupa Birliği’nin lider ülkesi Almanya bir teknoloji devi ve demokrasinin güçlü savunucusu vb. ifadelerle, Almanya üzerine oluşturulan genel kanıyı daha yakından ve bazı ayrıntıları da gözeterek ele almak Türkiye’nin konumunu da anlamak açısından öğretici olacaktır.

Önce soralım, Almanya üzerine kısaca sıraladığım bu güncel tanımlamalar gerçeği tam olarak yansıtıyor mu? Ya da değişik yönlerden bakınca başka renkleri de görmek ve başka önemli ayrıntıları saptamak da mümkün mü acaba? Türkiye’deki gibi, dış dünya üzerine bilgi ve görüşlerin genellikle yetersiz olduğu, dış dünyanın çeşitli sebeplerden dolayı adeta sislerin ardındaki bir masal âlemi gibi görüldüğü bir ülkede Almanya, son yüzyılda yaşamak zorunda kaldığı köklü alt üstlükler ile nasıl gerçeğe yakın olarak algılanabilir ki?

Almanya ile Türkiye arasında politik duruş tartışmalarının yoğunlaştığı bu günlerde (ki politik dalaşmalardan da söz edebiliriz) yazılı ve görsel medyanın biz sıradan insanlara taşıdığı Almanya, hele “Almanlar” imajı ne derece gerçeği yansıtıyor dersiniz? Günümüz Türkiye’sinden bakarak, bu ülkenin içinde bulunduğu sosyo-politik “iklim” şartlarını ve ülkeyi kademeler halinde kontrol altında tutan içten kuşatılmışlığını bilmeden, yakın tarihinin belirlediği katı sınırlar içerisindeki var olabilme mücadelesini de kavrayabilmek pek de kolay değildir.

Biz sıradan sade insanlar bir yana, ülkemiz yönetiminde söz sahibi olan siyasiler, akademisyenler ve hatta diplomatlar hangi gözlüklerle bakıyorlar bu ülkeye diye sorabiliriz? Bu gibi soruların cevabı bize Almanya’yı bir nebze daha doğru yorumlamayı mümkün kılacağı gibi, bu ülkenin ne derece dıştan ve içten kuşatılmış olduğunu görmek, Türkiye’nin de dıştan, özellikle de içten kademeler halinde kuşatılmışlığının boyutlarını, yöntemlerini ve bu kuşatılmışlığın sonuçlarını daha iyi kavramaya yardımcı olacaktır diye umuyorum.

Bu açıdan bakarak Almanya’yı günümüze kadar takip ettiği tarihsel yol boyunca sosyal ve politik olarak şekillendiren bazı olayları çok sınırlı da olsa, I. Dünya savaşı öncesinde başlayarak kısaca hatırlatarak başlamak gerekli. Çünkü güncel politika daima geçmişin, özellikle de yakın geçmişin üzerinde şekilleniyor. Bu arada öncelikli olarak Amerika Birleşik Devletleri diye bildiğimiz yapıyı biraz daha yakından ve gerçek nitelikleri ile konumuza dâhil etmemiz de son derece önemli bir gereklilik. Bu girişi yapmadan, olan bitenleri açıklamakta kaçınılmaz olarak yetersiz kalacağız demektir.

Yirminci yüzyılın başlarında Dünya ve ABD

Amerika Birleşik Devletleri, kuruluşunu takip eden yüz yıl (1800’ler) içerisinde, adeta “şişeden çıkan cin” gibi bir anda, büyük bir ekonomik ve askeri güç olarak dünya sahnesinde yerini almıştı. Bu çıkış nasıl olabilmişti? Avrupa kıtasına hâkim İngiltere, Fransa, Almanya gibi tarihsel derin kökleri olan, ekonomik olarak güçlü ve askeri potansiyeli yüksek ülkelere rağmen Amerika kıtasında yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri, nasıl da kısa zamanda bu denli baş döndürücü bir yükseliş yakalayabilmişti?. Bu sorunun cevabı, ABD’nin kuruluş öyküsünün genelde hiç değinilmeyen perde arkası hazırlıkları ve yapılanma çalışmalarının içeriğinde de yatmaktadır.

Aslında Amerika Birleşik Devletlerinin kurulma öyküsü, resmi tarihin bize sattığı safsatanın çok ötesinde bambaşka bir öyküdür. Bu olayı ayrıntıları ile bu sayfalara sığdırmak mümkün değil ama belki üzerinde düşünmeye önayak olmak amacıyla birkaç önemli noktaya değinerek, gerisini meraklı okuyucuların araştırma azmine bırakalım.

Amerika Birleşik Devletleri, dünya tarihinde sosyolojik tabanı, ekonomik misyonu ve küresel olarak yaptırımcı politik görev tanımıyla “önceden tasarımlanmış bir yapıdır”. ABD, önceden tasarımlanarak inşa edilmiş bir ülke olarak da “insanlık tarihinde” bir ilktir.  Ancak bu özelliği ile ABD’nin, kuruluşundan sonra dünyada aralıksız olarak sürdürdüğü her türlü “etik düşünce ve insani güdülerden” arındırılmış, tamamıyla politik bir riyakârlık temelinde sürdürülen, vahşi ve saldırgan yaptırımcı politikalarını açıklayabiliriz.

ABD’nin “tasarımcısı da” tarih içerisinden istikrarlı bir şekilde güçlenerek gelen ve artık, 18. yüzyıldan itibaren dünya ekonomisinin kurallarını küresel olarak dikte edebilen Küresel Finans Oligarşisi’dir. Amerika Birleşik Devletleri, tasarımcısının finans gücü ve tarihsel tecrübe birikiminin sonucu olarak, aynen bir “şirket” gibi tasarımlanıp kurulmuştur. Bu girişimin başta gelen nedeni, küresel geçerli bir ekonomi modelinin hâkimiyetini büyük ölçüde yapılandırabilmiş olan Küresel Finans Oligarşisinin, artık bu sistemin küresel boyutlarda mutlak geçerliliğini kollama ve sisteme hala tam entegre olamamış ülkeleri zorbalıkla hizaya getirme amacıyla, doğrudan yönlendirebildiği “açık bir yaptırım gücüne” ihtiyaç duymasıdır.

Mesela kuruluş tarihinden sadece 30 sene kadar sonra 1800’lü yılların başlarında Amerika Birleşik Devletleri, ülkesinden binlerce mil uzaktaki Akdeniz’e serbest ticareti düzenlemek ve güven altına almak için onlarca savaş gemisi yollamış, hatta Libya’ya asker bile çıkartmıştı.

Aynı ABD, kuruluşundan sadece birkaç yıl sonra Osmanlı devleti ile resmi ilişkiler kurmaya başlamış ve “Osmanlı Topraklarında” sistematik olarak çok amaçlı Protestan misyonerliği faaliyetlerine başlamıştı. Bu misyonerliğin amacı pek tabii sadece bir inanç sistemini yaymak olmayıp, hedefe konmuş olan Osmanlı İmparatorluğu içerisinde çok yönlü ve ileriye dönük sistematik bir yapılanmayı (içten kuşatmayı…) oluşturmaktı. Kurulalı daha 25 sene bile olmamış bir ülkede bu ne muazzam bir “küresel uzak görüşlülük ve planlılık”, diye düşünülebilir. Açıklayalım:

Başlangıç olarak bir şirket nasıl kurulur diye düşünelim. Şirket kurmak için önce bir faaliyet alanı seçilir, sonra kurulması düşünülen bu şirketin finansmanı planlanır. Ardından üst düzey yönetici kadroları başka büyük şirketlerden transfer edilir ve son olarak da personel, (günümüzdeki deyimi ile insan kaynakları / human resources) alımına geçilir. Klasik şirket kurma yöntemi böyle.

1910444_orig

ABD’de “misyoner” bir ülke olarak aynen böyle kurulmuştur. Geniş toprakları, doğal kaynakları ve etrafını çevreleyen okyanuslarla çok mükemmel bir stratejik konumu olan Kuzey Amerika kıtası, öncelikli olarak konuşlanma için ideal bir alan olarak seçilmiştir. Ardından gerekli finans gereksinimi, o zamanlar henüz Londra merkezli olan Küresel Finans Oligarşisi tarafından planlanıp hazır edilmiştir. Daha sonra üst düzey yönetici kadrolar Avrupa’dan yollanmıştır.     

 

ABD’nin başta gelenleri kurucularından. Soldan Sağa: James Madison,  

Benjamin Franklin, Thomas Jefferson John Adams ve George Washington    

 Bu konuya açıklık getirmek amacıyla, 18. yüzyılda Kuzey Avrupa’dan Amerika’ya giden binlerce gemi varken neden “Mayflower” isimli gemi ABD milli tarihinde çok öne çıkarılır diye sormak yararlı olacaktır.

 Bütün bunların ardından Avrupa’dan, Afrika’dan ve hatta Çin’den taşınan her renk ve ırktan insanlarla muazzam bir insan kaynağı yaratılmıştır. Bütün bu her renk ve ırktan toparlanmış karmakarışık insan kitlesini genel bir sosyal tabanda birleştirebilmek ve bir dünya görüşü çerçevesinde disipline edebilmek için de 17. yüzyılda küresel finans elitinin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde oluşturulan radikal bir Hıristiyan inancı olan “Protestanlık” seçilmiştir. Bu inancın daha da amaca göre keskinleştirilmiş bazı tarikatları (Püritenler gibi), oluşturulan “toplama Amerikan halkını” planlanmış olan genel düşünüş ve davranış biçimlerine göre şekillendirme görevini yerine getirmişlerdir ve hala da bu görevi sürdürmektedirler.

Protestanlık, daha sonraları Osmanlı Topraklarına yöneltilen, ABD kökenli yıkıcı misyonerlik faaliyetlerinin de dinsel (daha sonra inanç hürriyeti kisvesine bürünecek olan) tabanını oluşturmuştu. Kısacası yeni kurulmuş olan bir ülke ve devletinin asla beceremeyeceği, zamanına göre muazzam bir tasarım ve toplum mühendisliği. Bu tasarıma asla ayak uydurmayacağı görülen Amerika’nın yerli halkları da (Kızılderililer) sistemli olarak kırılmış ve “etkisizleştirilmiştir”.

Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluş amacını, kuruluş Felsefesini ve misyonunu anlamadan, bilmeden ne bu ülkenin aralıksız olarak ve bir plan dâhilinde attığı saldırgan adımlar anlaşılır, ne de bu ülkeye karşı durulabilir. Bu yönde kısa bir paragrafa sığdırılmış başarılı bir “ABD tanımını” yabancı bir kaynaktan alarak aşağıda sunuyorum. Hem kaynağı korumak hem de erken spekülasyonlara fırsat vermemek için şimdilik kaynağı saklı tutuyorum.

Amerikan İdeolojisi

“ABD’nin kurucu ataları kendilerini Musa’nın varisleri olarak ve Amerika kıtasını da vaat edilmiş topraklar olarak görmektedirler. Böylelikle Hıristiyanlık inancının yerine, yeni bir modern inanç sistemini koymayı amaçlamaktadırlar. Eski Ahit’in orijinal Yahudi köken modelleri (seçilmiş halk, çıkış, vaat edilmiş topraklar…) ise bu kapsamında aynen korunmuştur. Püritenler, Yeni Dünya’da, tanrısal emirlerin şekillendirdiği ödevlere uyumlu ve kokuşmuş Eski Dünya’yı çöküşten kurtarmak için bir örnek teşkil edecek yeni bir din ve toplum yaratmak istemişlerdi(…).

Diğer ülkelere yönelik olarak Amerika Birleşik Devleti misyoner bir projedir, çünkü o sadece tanrı tarafından seçilmiş toprakların temsilcisi değil, ayrıca diğer ülkeler için de koruyucu ve yargıç görevini de yerine getirmektedir…”

 

İşte yukarıdaki alıntıda tarif edilen bir temel ideoloji etrafında oluşturulan ve Amerika Birleşik Devletleri diye tanımlanan bu yapı, dünya üzerinde var olmaya başladığı andan bu güne kadar, aralıksız olarak içte ve dışta diğer ülkeler ve halklarla “misyonu gereği ve yönünde” savaş halindedir. Küresel Finans Oligarşi’si, tasarımlayıp cepheye sürdüğü bu savaş aygıtını (ABD’yi), tasarımın amacına uygun olarak, yani misyonunun gereği olarak tam bir kararlılıkla ve ara vermeden adeta tepe tepe kullanmaktadır.

Kuruluşundan bu güne kadar geçen 241 yılda, tam tamına 225 yılı savaş halinde geçirmiş bir ülke ABD. Bu ne saldırganlık diyenler olabilir diye hemen ilave edeyim esas saldırganlık, ABD’nin yeni bulunan bir kıtada bir savaş aygıtı olarak yapılanmasını tasarımlayan, finanse ve organize eden Küresel Finans Oligarşi’den gelmektedir.

Şu temel tespiti asla unutmamamız gerekmekte: Dünyaya yayılma ve tümüne hâkim olarak tek bir merkezden mutlak bir biçimde yönetme planları, Küresel Finans Oligarşisi’nin asırlardır değişmeyen bir idealidir. ABD de onun amacına ulaşabilmek için oluşturduğu ve mükemmel işleyen bir savaş aygıtıdır.

Bir benzetme ile konuya biraz daha renk katarak belirginleştirmek için herkesin bildiği Kartaca’lı Hannibal’ı hatırlatmak isterim. Akdeniz’i aşıp Roma’yı ele geçirmek isteyen Hannibal’ın, filleri de ilk defa savaşta kullandığı söylenir. Hannibal’ın kendi bindiği savaş filinin ise çok iri ve azgınhannibal_elephants5 bir yaratık olduğu rivayet edilir. Üzerine atılan oklara mızraklara aldırmaz önüne çıkan askerleri süvarileri ezer geçermiş. Bu söylemdeki Hannibal’ı, tüm insanlığa mutlak olarak hâkim olmak isteyen Küresel Finans Oligarşisi ve onun çok iri ve azgın savaş filini de ABD olarak düşünebiliriz. Yani o azgın savaş aygıtının ensesinde oturan ve kararları dikta eden bir beyin daha vardır, “Küresel Finans Oligarşisi”.

            Hannibal ve savaş filini gösterin temsili bir resim                

                                                                                             Gerçekten de ABD, Bağımsız bir ülke olarak tanınmasının hemen ardından komşularına, sağına soluna saldırmaya başlamıştı. Hala da sürdürmeye devam ettiği yöntemlere göre, hedefine koyduğu ülkelere veya bölgelere evvela ipsiz sapsızlardan oluşan çeteleri yollayıp orada sorun çıkarıyor ve o bölgenin kolluk kuvvetleri bu güruha müdahale edince de ABD, “bu saygın vatandaşlarını korumak için” o ülkeye saldırıyordu.

Hürriyet ve demokrasinin “tescilli güneşi”, çiçeği burnunda yeni ülke Amerika Birleşik Devletleri Meksika’dan Teksas’ı ve Arizona’yı, İspanyollardan Florida’yı böyle koparmıştı. O zamanki boyutlarıyla 2 milyon kilometre kare büyüklüğündeki Louisiana’yı Fransa’dan 1803 yılında her ne kadar 15 milyon dolara satın almışsa da ordusu zaten Louisiana’ya saldırmaya hazır olarak bekliyordu ve o sıralar Fransa’nın bir “okyanus aşırı” savaşı göze alacak hali yoktu.

Bu arada hatırlayalım General George Washington 1781 yılındaki o meşhur Yorktown savaşını İngilizlere karşı kazanırken en büyük destekçisi de Fransa idi ve 8000 kişilik düzenli bir birlikle George Washington’un yanında savaşa katılmıştı. Tarihi ve sözde Amerikan ordusunun o zamanki halini bilenler, düzenli Fransız birlikleri olmadan G. Washington’un bu savaşı asla kazanamayacağını söylüyorlar. Demek ki Amerika’nın vefa duygusu 20 yıl bile sürmemişti, süremezdi de.

Böylesi, mutlak bir küresel hegemonya amacına doğru kurgulanmış ve “kurulmuş” adeta mekanik bir savaş aygıtının, başka türlü davranışlar gösterebileceğini düşünmek ve beklemek saflıktır. ABD’yi genel misyonu dışında bir pazarlığa, hele uzlaşıya ikna edebileceğini sanan bir ülke veya lider derin bir gaflet içerisindedir. ABD’nin eğer şartlar uygun değilse bir süreliğine uzlaşmış gibi davranıp, zaman kazanmaya çalıştığı olmuştur. Fakat ilk fırsatta verilmiş bütün sözleri, yapılmış bütün anlaşmaları bir kalemde silip geçer. Bu savaş aygıtının başına atanan (seçilmiş?) kişilerin de her istediklerini yapamadıklarını örnekleriyle biliyoruz. Kurulu sisteme aykırı düşüncelerini uygulamaya koymaya kalkan “Başkanların” bunu hayatlarıyla ödedikleri hala hafızalardadır.

Bu arada Küresel Oligarşinin, günümüzde Ortadoğu’da gittikçe sertleştirmekte olduğu yaptırımlarının ve dolambaçlı girişimlerinin nedenlerini ve güncel politika üzerindeki amaçlarını iyice anlamadan ABD ile davul zurna eşliğinde “politik çiftetelli” oynayabileceğini zannedenlerin de kulağını çınlatmış olalım.

Konumuza geri dönerek, aradan geçen 100 yılı atlayıp Avrupa’da sahneye konan I. Dünya Savaşı denilen insanlık trajedisini ve ABD’nin bu savaştaki rolü ya da ona yüklenen görev üzerine açıklamalarımızı sürdürelim.

I. Dünya Savaşı’nın Plan Hedefleri

Küresel Finans Oligarşi’si açısından, yirminci yüzyılın başlarında dünyada operatif kapasitesi yüksek yeni bir küresel güç merkezi kurmanın zamanı gelmişti. Ulaşılması planlanmış son hedef olan, tek merkezli “Yeni Dünya Düzenine” doğru gidişte bu “taktik güç merkezinin” oluşturulması, gelecekteki küresel operasyonları gerçekleştirebilmek ve tek merkezden yönetebilmek açısından bir zaruret olarak kendisini dayatmaktaydı. Özellikle Avrupa kıtasında bağımsız hedefleri olabilen birden fazla güç odağının (imparatorlukların) varlığı da artık son bulmalıydı.

Gerçekleştirilmesi pek de kolay olmayan, böylesi geniş kapsamlı sosyo-politik yeniden yapılandırma, doğal olarak durduk yerde olacak bir iş de değildi. Ancak çok büyük çaplı bir felaket ve keşmekeş ortamının olağanüstü altüstlükleri, bu boyutlardaki sosyo-politik ve ekonomik kökten yeni yapılandırmalara alan ve imkân sağlayabilirdi.  Böylesi bir felaket ve keşmekeş ortamı da ancak çok büyük çapta bir savaşla, yani bir “Dünya Savaşı” ile oluşturulabilirdi.

Küresel Oligarşi’nin planlarına göre yeni ve tek güç merkezi için iki aday ülke mevcuttu. Birinci aday çoktan küresel finans sistemine bağlı ve merkezi bir görev konumu almış olan Protestan İngiltere İmparatorluğuydu. İkinci aday da Küresel Oligarşi tarafından özenle tasarımlanıp, küresel sahneye baş aktör olarak yerleştirilen, Protestan Amerika Birleşik Devletleriydi. Bunlardan birisini seçmek yerine, bir yandan tarihsel derinliği olan muazzam büyüklükteki Büyük Britanya İmparatorluğu ile öte yandan koskoca bir kıtaya hâkim kılınmış Amerika Birleşik Devletleri’nin, bu tek küresel güç birliği gövdesini taşıyacak iki bacak olarak bir araya getirilmesi uygun görüldü.

Bu kararın doğal sonucu olarak, Avrupa’da başka imparatorlukların da sonlandırılma kararı verilmiş oldu. Buna göre, Derin tarihsel kökleri, oturmuş bir sosyal yapısı, güçlü bir ekonomik potansiyeli olan ve çok geniş coğrafi alanlara yayılmış diğer İmparatorluklar yeryüzünden silinerek, ilerde yerini Küresel Finans Oligarşisi’nin “Tek Dünya İmparatorluğuna” bırakacak olan, Protestan “Anglo-Amerikan” birlikteliğine alanı terk etmeliydiler

Başta Alman ve Avusturya-Macaristan İmparatorlukları, Osmanlı İmparatorluğu hatta Rusya İmparatorluğu demek olan Çarlık Rusya’sı için, yeni küresel planda merkezi birliği yok edilmiş, kimliksizleştirilmiş ve alabildiğine edilgenleştirilmiş yeni bir geçiş dönemi öngörülmekteydi. Bu yöndeki planlara göre dünyada bir diğer ekonomik ve politik güç merkezi olma potansiyeli yüksek olan ve bu yönde süratle mesafe kat eden Almanya’nın her alanda etkisizleştirilmesi de öncelikli hedef idi. Bu nedenlerledir ki I. Dünya Savaşının stratejik hedefleri, Küresel Oligarşi açısından net bir şekilde belirlenmiş oluyordu ve hazırlıklar da buna göre yapıldı.

Dünya Savaşı’nın üç önemli aktörünün savaş sonrası bazı söylemlerine, Küresel Finans Oligarşisi’nin yukarıda kısaca değindiğim tasarımını anlamaya yardımcı olacağını düşünerek kısaca yer vermek isterim.

elp02onceLG

Savaştan sonra, yenilen Almanya’nın imparatoru (Kaiser) II. Wilhelm, Hollanda’ya sürgüne yollanmıştı. Kayzer II. Wilhelm sürgünde savaş üzerine anılarını ve düşüncelerini kaleme almıştı ve bu birinci ağızdan anıları ve açıklamaları içeren önemli eser 1922 yılında (Ereignisse und Gestalten aus den Jahren 1878–1918 adıyla ve eski almanca olarak, Leipzig/1922) yayınlandı. Türkçeye bu başlığı mealen, “1878–1918 yılları arasındaki olaylar ve aktörleri” olarak çevirebiliriz. Bu kitapta Kayzer Wilhelm’in dikkat çekici açıklamalarından birisi (sayfa 218) şöyle:

 

“1914 yılındaki askeri ilerleme esnasında Kuzey Fransa ve Belçika sınırındaki büyük depolarda, İngilizlere ait çok sayıda asker kaputları bulunmuştu. Yerel halkın söylemlerine göre bu kaputlar geçen seneler içerisinde o bölgedeki mevcut depolara konulmuştu. Nitekim esir

alınan İngiliz askerlerine neden kıyafetlerinin bu derece ince olduğu sorulduğunda gayet safça, ‘bize kaputlarımızı Maubeuge, Le Quesnoy gibi şehirlerdeki depolarda bulacağımız söylendi demişlerdi’…Depolar İngiltere tarafından, Fransız ve Belçika hükümetlerinin rızası ile savaş öncesi, yanı barış zamanında oluşturulmuştu”…

 

        Savaş sırasında Almanya karşıtı bir İngiliz propaganda afişi  

Yukarıdaki satırlar en azından İngiltere’nin savaşa çok öncelerden hazırlanmaya başlamış olduğunu ve hatta bu duruma Alman Kayzer’inin şaşkınlığını yansıtıyor. Bu gün artık biliyoruz ki ABD ve İngiltere İmparatorluğu savaşa çok önceden hazırlanmaya başlanılması bir yana, “savaşı hazırlamaya” yıllar önce başlamışlardı. Bu ülkeler bir yandan askeri hazırlıklara bütün hızıyla devam ederken, öte yandan sınırsız bir propaganda savaşıyla kendi halklarını Alman halkına karşı kışkırtıyorlardı.

Alman Kayzer’inin yukarda bahsettiğim kitabındaki diğer bir söylemi de bu açıdan çok dikkat çekicidir(sayfa 209–210):

 “Başbakan ve dışişleri de savaşın çıkacağına inanmıyordu ve bu konuda genelkurmayla birbirlerine girmişlerdi” diye yazıyor Kayzer. Almanya’da büyük endüstri savaşa hazırlanıyor, Genelkurmay savaşın çıkacağı kesin diyor, fakat başbakanlık ve dışişleri bakanlığı hayır savaş çıkmayacak diyor ve İngiliz Kraliçesi Victoria’nın torunu ve kendisi de bir Protestan (Luteryen) olan Alman Kayser’i de inanıyor. Kim, kimi ve neden beşiğe koymuş sallıyor acaba, diye sormadan edemiyor insan.

Bu sorunun cevabını Alman Kayzeri’nin kişisel saflığında ya da aymazlığında aramamak lazım. Bu durumun nedeni Almanya’yı onlarca yıl boyunca sinsice “içten kuşatarak” ülkenin hem bürokraside hem de ekonomide tüm önemli karar noktalarını (sinir merkezlerini) ele geçiren, böylelikle bu ülkede atılacak tüm önemli politik adımları yönlendirebilen Küresel Oligarşidir. Bu içten kuşatmayı gerçekleştiren kadroların, doğrudan Küresel Oligarşi ile birlikte hareket eden bankerler, büyük endüstriyeller, devşirilmiş akademisyenler, Protestan kilisesinin yönetebildiği bürokrasi çevreleri ile ülkede çeşitli görünüm ve amaçlarla faaliyet gösteren legal ya da yarı legal dernek ve benzeri yapılarda yerleşik olduğu söylenebilir. Hazır Kayzer II. Wilhelm’den bahsetmişken bizim için, yani Türkiye ve Türkler için kangren olmuş bir konuya da kısaca değinelim.

Dünya Savaşının baş aktörlerinden Almanya İmparatoru’nun savaş anılarını ve savaşın genel akışı ile ilgili “önemli” görüşlerini içeren yukarıda sözünü ettiğim 310 sayfalık eserinde ne Osmanlı İmparatorluğu’ndan, ne Osmanlı Sultanı’ndan, ne de “Türklerden” tek kelime yok. Sanki görünmez bir güç, Alman Kayser’inin belleğinden savaştaki en büyük müttefiki ile ilgili izleri silip çıkartmış. Çok önemli mevkilerdeki yaşlı bir politikacının ya da çok tanınmış bir milyarderin utanılacak bir gençlik günahından hiç söz etmemeye çalışması gibi. Türkiye’mizin aydın insanlarının pek de farkında olmadığı bu tutum, ne Kayzer Wilhelm ile sınırlıdır, ne de Almanya ile. Tüm Hıristiyan batı dünyasında, Türkleri ve Türkiye’yi mümkün olduğunca karanlıkta (görüş alanı dışında anlamında) ve aşağıda tutmak, önemsizleştirmek sosyal (kendi halklarına dönük) ve politik (dış dünya kamuoyuna dönük) açılardan temel bir tutumdur. Ve bu genel “Türkiye tavrı”, istisnasız olarak batılı devlet politikalarının bizlere karşı değişmez temel duruşudur.

Dünya savaşının planlı olarak kurgulanma amacına geri dönersek, en başta Küresel Oligarşi’nin büyük boyutlarda toplumsal ve politik yeni yapılanmalar için, küresel çaplı altüstlükler ve keşmekeş yaratma yöntemini tekrar tekrar kullandığını bilmek durumundayız. Yirminci yüzyılın ilk yarısındaki “Dünya Savaşları”, o zaman için bu amaca hizmet eden etkili bir yöntem olarak uygulanmıştı. Geniş insan kitleleri savaş sonrasının sefalet ve kitlesel açlık ortamında, sadece yaşamlarını sürdürebilme kaygısı ile yapılması planlanmış olan yeni ve köklü sosyal, ekonomik ve politik alt yapı değişikliklerine doğal olarak duyarsız kalıyordu. Böylece kurulacak olan ya da yeni kurulmakta olan düzenin geleceğe dönük kalıcı olumsuzluklarına karşı, insan kitlelerinde direnme potansiyeli de oluşup gelişemiyordu.

1-W46-F1917-211

Alman Kayzer’i II. Wilhelm’in hafızasından silinen resimlerden. İstanbul’da Sultan Mehmet Reşat ve Enver Paşa (arkasında) ile beraber, 1917 yılı.

 

 

 

 

 

 

 

ABD’nin perde arkasında duran görünmez beyni olan Küresel Finans Oligarşi’si bu yöntemi, yani “kaostan yeni düzen oluşturma” yöntemini hep kullana gelmiştir. Bu her zaman bir Dünya savaşı da olmayabiliyor. 11 Eylül 2001’de New York’taki ikiz gökdelenlere yapılan saldırılar ile oluşturulan kitlesel psikolojik şok, bir sıra küresel boyutlardaki radikal politik altyapı değişikliklerini gerçekleştirebilmek için kullanılmıştı. Halen de daha küçük çaptaki benzer suni “şok” dalgaları ile (bölgesel terör saldırıları gibi)  hedef ülkelerde köklü sosyo-politik düzen değişikliklerine zemin hazırlanmaktadır.

Kısacası bu yöntemin planlı olarak ilk defa bu boyutlarda I. Dünya Savaşında kullanılmıştı. Savaş ile oluşacak sosyal felaket ve politik çözülme ortamında ulaşılacak hedefler, Küresel Oligarşi ile onun yaptırım gücü Anglo-Amerikan güç merkezinin kurmaylarca ayrıntılı olarak belirlenmişti. Alman hükümetinin ve Kayzer’inin net olarak göremediği bu durum, ülkedeki içten kuşatmayı gerçekleştiren Alman sanayicileri ve her iki ülkede faal olan Paul Warburg gibi Küresel Finans Oligarşisi’nin Alman kökenli temsilcileri tarafından önceden bilinmekteydi.

Bu konuda zamanın önemli bir aktörünün daha sözlerine yer verelim. Bu önemli kişi kısaca “Colonel House” olarak anılan Edward Mandell House’dur. Ekonomi dünyasının devleri, üst seviye politik şahsiyetler ve daha birçok “gri” vakıf ve benzeri yapılarla ciddi bağları olan bu kişi Savaş esnasında ABD Başkanı olan Woodrow Wilson’un da özel danışmanıdır. Bu kişinin kullandığı takma adı “Colonel House” ismine geçmişte temel olacak bir görevi veya eğitimi de bulunmamaktadır. Soyadındaki “House” doğduğu yer olan Hollanda’yı  “Huis” çağrıştırmaktadır. Herhangi bilinen bir mesleği veya ticari bir faaliyeti olmayan bu kişi her nasılsa muazzam bir servete de sahiptir.

Edward Mandell House’un, Woodrow Wilson’un Princeton Üniversitesinden başlayarak, New Jersey valiliğine, oradan da 1913 yılında ABD Başkanlığına ulaşan kariyerinin mimarı olduğu bilinir. Bir keresinde Başkan Wilson’a Colonel House’nin ülkenin geleceğiyle ilgili resmi politik yorumlar yapabilme gücünü nereden aldığı sorulduğunda Wilson, Colonel House için “ o benim ikinci kimliğim. O, benden bağımsız ikinci ben’dir. Onun düşünceleri ve benimkiler aynı ve tektir.” diyebilmişti. (03/29/2017 T. Hunt Tooley. T.H. Tooley is chairman of the department of history at Austin College. https://mises.org/blog/colonel-house-and-woodrow-wilson-paving-way-war)

 

maxresdefault 2

I. Dünya Savaşı esnasında ABD Başkanı olan Woodrow Wilson, Küresel Oligarşinin yakın markajında olarak tasarımlanmış savaş ile ulaşılması planlanmış hedeflere doğru ülkesini ve Avrupa’yı yönlendiren kişi. Sağında 2. eşi Mrs. Edith B. Wilson ve en sağdaki ise Edward Mandell House

Pek çok batılı kaynak 1913 yılında Federal Reserve Bank’ın kuruluşunu da hazırlayan Colonel House’nin, Küresel Oligarşi’nin en güçlü lider ailelerinden Rothschild’lerin doğrudan ajanı olduğunu da ileri sürmekte. Açık olarak bilinen ise, J. P. Morgan Bankhaus ile etrafındaki Kuhns, Shiffs ve Warburgs gibi zaten Rothschild’lere bağlı hareket ettikleri bilinen, finans oligarşisine dâhil aileler arasında sürdürdüğü alabildiğine etkin ve var olan legal politik yapılanmalardan (partiler gibi) bağımsız varlığıdır. I. Dünya Savaşı’nın üst düzey planlayıcıları arasında da bulunan Colonel House, savaş sonrası anılarında şöyle bir ifade kullanmıştı:

“Savaşı en ufak ayrıntısına kadar planlamıştık. Savaş süresinde her şey de planlandığı gibi gitti bir tek savaşın başlama tarihi plana uymadı. Biz 1914 senesinin Nisan ayını savaşın başlama tarihi olarak planlamıştık fakat bazı sebeplerden bu tarih Ağustos ayına kaydı” demiştir.

Yukarıda açıkladığım gibi yüzyılın başından itibaren, Küresel Oligarşi’nin hedefindeki “Yeni Dünya Düzenine” ulaşabilmek için, yeni bir düzeyde ve ileri bir mücadele safhasına sıçrayışı gerçekleştirmek amacıyla bir “Dünya Savaşının” hazırlıklarına başlanılmıştı. Bu hazırlıkların bir ayağını da yoğun bir Almanya karşıtı propaganda savaşı oluşturuyordu. Bu çerçeveden olarak dünya sahnesinde başrol oyuncularından biri haline getirilmiş olan Amerika Birleşik Devletleri’nin, dünyada “iyiyi, güzeli, ahlakı, dindarlığı, insana değer vermeyi, demokrasiyi vs.” temsil ettiği kanısının yaygınlaştırılması için yoğun çaba harcanıyordu. Bu konuda görevi, ağırlıklı olarak Küresel Oligarşinin kontrolünde olan Anglo-Amerikan basını üstlenmişti.

Kısacası günlük yaşamın her alanına yayılmış ve batılı ülkelerin dış ve iç politikasının temel unsuru haline getirilmiş olan “resmi riyakârlığın” boyutunu ölçebilen olmadığı gibi bir cezası da yoktu. ABD’nin savaşın başındaki “sözde tarafsızlığının” da sadece mizansen gereği olduğu, başlangıçta savaşa katılmamasının sırf savaşı mümkün olduğunca uzatarak tarafların her bakımdan iyice tükenmesini beklemek olduğu artık biliniyor. Resmi riyakârlığa bir örnek:

“Wilson, Amerika’nın hedefinin batılı demokrasileri mutlaka Alman otoriterizminden ve militarizminden kurtarmak olduğunu açıklamıştı. Orijinal sloganı: ‘to make the world safe for democracy / Dünyayı demokrasi için güvenli kılmak’, olmuştu. (Jürgen Bruhn, “Gewalt und Wirtschaftsimperialismus in der US-Außenpolitik seit 1840, sayfa 41).

Pekiyi I. Dünya savaşı İngiltere hariç, Avrupa’daki diğer imparatorlukların yok olmasıyla sona erdiğinde, ülkelerin içten kuşatılmışlığı son buldu mu? Küresel anlamda sürdürülen yalan, dolan, aldatma, yanıltma ve en iğrenç boyutlardaki riyakârlık gibi yöntemlerle sürdürülen yaygın propaganda savaşı bittimi? Tabii ki hayır, hatta daha da gelişerek mükemmelleşerek devam etti ve ediyor. Küresel Oligarşi son hedefi olan “Tek ve Mutlak Dünya Hâkimiyetine” henüz ulaşamadı ki tüm iğrençlikleriyle sürmekte olan bu sinsi ve kirli savaş sona ersin.

Anglo-Amerikan güç merkezince, I. Dünya Savaşı sonrasında daha da yoğunlaştırılarak sürdürülen içten ve dıştan kuşatma girişimlerini anlatmaya, Almanya ve genç Türkiye Cumhuriyeti’ndeki uygulamalarla devam edeceğim.

 

28.04.2018 Anamur

Erhan Ünal

Facebook'ta paylaş