İçten kuşatma Bölüm 2 Devamı....

II. Dünya Savaşı’nın, Küresel Finans Oligarşisi tarafından tüm dünyayı kapsayan bir finans sistemi üzerinden kontrol ederek yönetebilmek için, nasıl hazırlanıp sahneye konduğunu aşağıdaki Valentin Katasonov’un sözleri ne de güzel ifade ediyor:

“Savaş’ın zincirlerinden boşandırılması, tesadüfen Almanya’nın başında olan bir çılgının marifeti değildir. II. Dünya Savaşı, küresel Oligarşisi’nin ya da Anglo-Amerikan “para babalarının” bir projesiydi. Onlar, I. Dünya Savaşı’nın hemen ardından, Federal Reserve System (FED) ve Bank of England gibi enstrümanlarla bir sonraki küresel boyutlardaki Dünya Savaşını hazırlamaya başladılar.”[8]

Amerikalı tarihçi Carroll Quigley bu konuda şöyle yazıyor:

“Finans Kapitalizm’in güç sahipleri, kapsamı çok geniş olan bir plana sahiptiler. Bu plan, özel kişilerin elinde bir küresel finans kontrol sistemi yaratarak, bununla dünyadaki her bir ülkenin politik sistemine ve dünya ekonomisinin tamamına hâkim olabilmelerini mümkün kılmaktı 

Bu sistem, dünyadaki merkez bankalarının sıkça gerçekleştirdikleri buluşma ve konferanslarda birlikte aldıkları gizli kararlarla, feodal bir tarzda (mutlakıyetçi bir şekilde) kontrol edilmekteydi.

Sistemin zirvesindeki yapı, İsviçre Basel’deki özel bir banka olan Bank for İnternational Sattlemens (BIS) idi ki onunda mülkiyeti ve kontrolü, kendileri de birer özel banka(*) olan dünyadaki diğer merkez bankalarına aitti.

Her bir merkez bankası da hazine borçlanma yeteneğini kontrol ederek, yabancı döviz kurlarını manuple ederek, ülkedeki ekonomik faaliyetlerin seviyesini etkileyerek ve ülkedeki işbirlikçi politikacıları, iş dünyasından tekrarlayan ödüllerle etki altına alarak, kendi hükümetleri üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışmaktadır.[9]

(*- Özel banka demek, o bankanın hisse senetlerini elinde bulunduran şahıs ya da tüzel kişilerin kontrolünde olması demektir. Bu da son duruşmada Finans kartelini hâkimiyeti demektir… yazarın notu)

II. Dünya Savaş’ı bittiğinde Almanya, planlanan tuzağa düşmüş, ülke galip devletler tarafından işgal edilmişti. Koca ülke işgal komutanlığının kurduğu yönetim birimlerince adeta ters yüz edilerek, federatif bir görünüş verilen Almanya’da devlet kurgusu daha önce hazırlanmış olan bir model uyarıca kökten değiştirilmişti. Savaşın ve ortaya çıkan vahşetin şoku içerisindeki ülke halkı nazizm ideolojisinden arındırılacak denilerek bu tür bir ters yüz radikal bir şekilde gerçekleştirilmişti. Almanya’da Savaş sonrası yapılanmanın ayrıntılarına, bir sonraki yazı olan “İçten kuşatma bölüm III’de” değineceğim..

Bu büyük komplonun Almanya tarafının “İç mimarlarından Hjalmar Schacht 1939’da bakanlıkta ayrılır ve bu kez Hitlere muhalif gruplarla ilişkiler kurar. 1944 yılında başarısız kalan Hitler suikastının ardından tutuklanarak, enterne edilir. Savaş sonunda Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza mahkemelerinde yargılanırsa da bir süre sonra hiçbir ceza almadan salıverilir ve eski mesleği olan bankerliğe geri döner…

Bir ülkede, o ülke vatandaşlarından bazılarının, legal görev ve işlevlerinin ötesinde yabancı bir gücün çekim alanına girerek faaliyet göstermeleri ve bu yabancı gücün planları sonucu milyonlarca insanın can vermesi karşısında kayıtsız kalarak, kendilerini verilen göreve odaklanmaları, mutlaka üzerinde durulması ve iyi anlaşılması gereken bir olgudur. Ve bu olguya ben kısaca, bir ülkenin “içten kuşatılması” diyorum. Bu çok çarpıcı Almanya örneği, tabi ki yukarda sözünü ettiğim kişilerle ve bu savaşların süreçleri ile de sınırlı değil. 20. yüzyılın ilk yarısında ve özellikle II. Dünya Savaşı sonrasından günümüze kadar olan zaman diliminde Anglo-Amerikan operasyon merkezi tarafından sürdürülen bağımsız ülkeleri içten kuşatma girişimlerinin daha da karmaşıklaşarak yaygınlaştırılmakta görüyoruz.

II. Dünya Savaşı’nın başlaması ve bitimine kadar olan süreçte, Avrupa ve Pasifik cephelerinde herkesin bildiği savaş ayrıntılarına esas konumuza önemli bir katkısı olmayacağı için girmiyorum.

I. Dünya Savaşı Sonrasında Türkiye 

Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçları açısından bakıldığında genel görünüş Osmanlı İmparatorluğu için de geçerlidir. Yukarıda kısa olarak Almanya örneğinde tanımladığım gibi derin boyutlarda içten kuşatılmış durumdaki Osmanlı İmparatorluğu, topraklarını ve kendini savunamayarak, I. Dünya Savaşından ağır bir malubiyetle ayrıldı. Fakat bu mağlubiyet daha öncekilere hiç benzemiyordu. Sevr antlaşmasını imzalamak zorunda kalan Osmanlı İmparatorluğu’nun elinde neredeyse hiç toprağı kalmıyordu. Merkezdeki Anadolu toprakları bile İngiliz, Fransız, İtalyan ve hatta Yunanlıklara pay edilmiş, Doğu Anadolu’da da bağımsız Ermeni ve Kürt idari birimleri planlanmıştı. Osmanlı imparatorluğuna dayatılan Sevr antlaşması ile Anadolu’da birçok birbirinden kopuk etnik ve idari birimlerin kurulmak istenmesi, Küresel Oligarşi’nin Türklerin elinde hiç hükümranlık alanı bırakmama amacını açık etmekteydi. Ayrıca Sevr antlaşması Küresel Merkez’in, kendi yönlendirmekte olduğu batılı güçlere Anadolu topraklarını Batı Asya’ya serbest geçiş alanı ve yakın “operasyon üsleri” kurdurma planının en açık göstergelerinden birisidir.

Protestan Anglo-Amerikan operasyon merkezinin, savaşın hemen ardından Osmanlı Devleti’ne kabul ettirmiş olduğu Sevr antlaşması kapsamında Anadolu toprakları “İtilaf devletlerince işgale başlanıldı. Anadolu’da genel olarak kontrol ve nizamı sağlayacak ucuz askeri güç olarak Yunanlıları da planlarına dâhil ederek kullanmayı amaçlayan Anglo-Amerikan operasyon merkezi, gerçek amaçlarının Türkleri Anadolu topraklarından tamamen uzaklaştırmak olduğunu açıkça ortaya koymuş oldular.

Anglo-Amerikan güç merkezinin kurmayları tam da “bu iş de bitti” derken, Türkiye cephesinde hiç hesaplanmamış gelişmeler görülmeye başlar. I. Dünya Savaşı’nın parlak generali Mustafa Kemal, yanındaki bir avuç arkadaşıyla Anadolu’ya geçerek bu küresel “eşkıyalığa” direnme kararlılığını ve cesaretini herkese ilan etmişti. Bir umut ve direniş kıvılcımı bekleyen Anadolu Halkı’da ayağa kalkarak kendiliğinden yanmaya başlayan çoban ateşleri gibi pek çok yerde işgalcilere karşı direniş ocaklarını ateşlemeye başlamıştı.

Anglo-Amerikan operasyon merkezi bu beklenmedik dikilişe karşı, her zamanki gibi içerde yerleşik kuşatma kadrolarını devreye soktular. Bir yandan Osmanlı bürokrasisinin içerinde yerleşik İngilizci kadrolar ve onlarla bağlantılı Osmanlı’nın kimi tuzu kuru sözde “aydınları” devreye girerken, öte yandan onlara Anadolu’da yaklaşık 70 yıldır akla gelebilecek her türlü melaneti örgütleyen Amerikalı Protestan misyonerlerin yetiştirmesi “yeni amerikancılar” da dâhil oldular.

Protestan misyonerlerden söz etmişken bunların, Anadolu topraklarında yüz yıla yakın bir zamandır sürdürdükleri yıkıcı faaliyetlerini daha bir yakından hatırlamakta fayda var. Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğunda halkın büyük kısmı Türklerden oluştuğu gibi, nüfusun ezici çoğunluğu İslam dinine mensup idi. Yüz yıla yakın bir süredir ABD tarafından Osmanlı topraklarında planlı olarak ve inatla sürdürülen Protestan misyonerliği, Ermeniler hariç Müslümanları ve Anadolu’daki diğer kadim Hıristiyan toplulukları kitlesel olarak Protestanlığa devşirmeyi başaramamıştı. Buna karşılık özellikle Doğu Anadolu’da Ermeni ve Kürt nüfusa odaklanan ABD’li misyonerler muazzam bir iş çıkartmışlardı. Yıllar içerisinde ABD’ye taşıdıkları on binlerce Ermeni’yi bir yandan Osmanlı Ordusuna karşı Rusların yanında bilfiil savaşa sürecek kadar kafaca şekillendirebilirken, bir diğer kısmını da ilerde kullanılması planlanan çeşitli görevlere göre sistemli bir eğitim sürecinden geçirerek geri yollamışlardı.

Protestan misyonerler ABD’ye taşıdıkları Ermenilerden çok daha fazlasını Anadolu topraklarında kurmuş oldukları misyoner okullarında (Amerikan kolejleri) eğitmekteydiler. Bu okullara öncelikli olarak alınan Ermeni, Kürt ve diğer azınlık çocuklarının yanı sıra, Türk ve Müslüman ahaliden seçtikleri az sayıdaki çocukları da çok sistematik bir şekilde, Amerikan hayranlığı (manevi yönünü Amerika’ya çevirme anlamında) ve Protestan dünya görüşü yönünde eğitim sürecinden geçirmişlerdi. Osmanlı topraklarında ki ABD’ konsolosluklarının personeli bu Protestan ve Türk karşıtı eğitimden geçmiş kişilerden oluşturuluyor, hatta Osmanlı Devletinin çeşitli kademelerine de tercüman ve iyi eğitilmiş eleman olarak sokulmaları sağlanıyordu.

Sonuçta geniş topraklara yayılmış olan yaşlı Osmanlı İmparatorluğu’nun Devleti, iç içe geçmiş halkalar halinde içten kuşatılıyor ve bu kuşatmayı gerçekleştiren kadrolar şaşılacak kadar mükemmel bir şekilde ve belli bir plan çerçevesinde ta, Amerika’dan kendilerine uzanan bir sistemle yönetilebiliyorlardı. Nasıl, Almanya’nın içten kuşatılmasına çok benziyor değil mi? Kimse şaşırmasın her iki ülkeyi içten kuşatma harekâtının ardında aynı ortak aklın (Küresel Oligarşi) yapılandırdığı Anglo-Amerikan güç merkezi varda ondan.

Amerika Birleşik Devletleri bağımsızlığını kazandığı 1776’dan sonra henüz daha devletini yapılandırma aşamasındayken, 1784 yılında Akdeniz de Amerikan ticaret gemilerinin dolaşımını garanti altına almak için, kurucu konseyde yer alan Benjamin Franklin ile George

Washington’dan sonra sırasıyla başkanlık yapacak olan John Adams ve Thomas Jefferson’ı Akdeniz bölgesine yollanmıştı. Bu kişiler, Akdeniz bölgesinde sürdürdükleri temasları sırasında Osmanlı İmparatorluğu ile de ilk teması sağlamışlar, başta ticari imtiyazlar olmak üzere bir seri stratejik konuyu gündeme getirmişlerdi.

18 yüzyılın sonunda daha yeni kurulmuş bir ülkenin yöneticileri için bu ne uzak görüşlülük diye hayret edenler olabilir diye hemen açıklayayım. Bu girişim ve ardından katlanarak devam eden Osmanlı İmparatorluğu’na sızma ve içten kuşatma

   James Madison, Benjamin Franklin, Thomas Jefferson  

                  John Adams George Washington  

girişimleri, Atlantik ötesinde daha kurulma aşamasında olan Amerika Birleşik Devletleri’nin bir avuç denilebilecek yeni yönetim kadrosunun,durumdan yola çıkarak oluşturdukları özgün bir politik plan değildir. Bu stratejik planların gerçek yaratıcısı ve sahibi, Amerika Birleşik Devletleri’ni küresel bir yaptırım ve caydırıcı bir görev gücü olarak tasarlayıp gerçekleştiren, o zamanlar henüz İngiltere’de yerleşik, Küresel Finans Oligarşisi’nin ta kendisidir.Planların varlığı çok eskilere dayanır. Bu nedenledir ki Akdeniz’de deniz ticareti vs derken çok geçmeden ilk misyonerler Anadolu topraklarına girmiş ve başlangıçta Osmanlı Sultanına yolladıkları aracıların bin bir ricalarıyla ilk misyoner istasyonlarını kurmuş ve Ermenileri Protestanlığa devşirmeye başlamışlardı. 1820’lerde başlayan bu süreç çok kısa zamanda gelişmiş ve yaklaşık 100 sene sonra 1914’lere gelindiğinde muazzam boyutlara varmıştı. “1914‘lerde Protestan misyoner okulları ve kolejlerinin sayısı 426’yı bulmuştur… Bu okullarda kayıtlı 1700 kolej öğrencisi, 4000 lise öğrencisi, ilkokullarda ise yaklaşık 19 500 kişiden oluşan kız ve erkek öğrenci kayıtlıdır.” [10]

 

Osmanlı devletindeki içten kuşatmayı örgütleyen Protestan, Anglo-Amerikan birlikteliği, sadece Ermenilerden devşirdikleri kadrolarla yetinmişlerdir demek tabii ki eksik ve hatta yanlış olur. Özellikle Küresel Finans Oligarşisi’nin 19 yüzyıl başlarında yerleşik olduğu İngiliz İmparatorluğu’nun, ABD’ye paralel olarak kendine faaliyet alanı olarak Osmanlı’nın Arap topraklarında ve Anadolu’da varlığını sürdüren İslami tarikatlarla “organik” ilişkiler kurmayı hedef edindiğini ve başardığını da unutmamak lazım. Birici Dünya Savaşı öncesinin son 50 yılında Hicaz eyaletinden başlayarak Anadolu’ya kadar olan geniş bölgede aşiret ve tarikatlara akan muazzam boyutlardaki “İngiliz altınları” efsane halinde hala anlatılır.

Bunlara ilave olarak Sultan Abdülmecit zamanından başlayarak uygulanan “batıya açılma” politikaları, fırsat kollayan Anglo-Amerikan görev birimlerinin ülke içerisindeki girişimlerine daha da kolaylaştırıcı ortam yaratmış, yaşlı, hantal ve borç batağına çekilmiş İmparatorluk, “batıya” açıldıkça da saçılmıştı. 19. yüzyıl boyunca giderek çığırından çıkan bu aymazlık ortamında, sadrazamları tabi oldukları dış ülkelerle birlikte anmak bile olağan bir tarz olmuştu. Örnek olarak: Abdülmecit’in İngilizci Sadrazamı Mustafa Reşit Paşa ya da Abdülaziz’in Rus yanlısı sadrazamı Mahmut Nedim Paşa, nam-ı diğer Nedimof gibi sadrazamları sayabiliriz.

Kısacası bu süreçte üst seviye Osmanlı Devlet bürokrasisinden bazı kişiler de, batının örgütlediği “iç kuşatma” çemberlerinin kapsamına değişik yöntem ve tarzlarda dâhil edilmişti. Bu durumda Osmanlı İmparatorluğu’nu İngiliz, Fransız ve Rus müdahaleleri olmaksızın doğru dürüst yönetmenin neredeyse imkânsız hale gelmiş olduğu bir gerçeklik olarak bilinmekte. Dünya Savaşını başlangıcı olan 1914 yılına gelindiğinde İmparatorluğun yönetiminde ağırlık kazanmış olan İttihat ve Terakki üst yönetici kadrolarının Almanya İmparatorluğu ile kurdukları yakın işbirliği ilişkilerini ve diğer bazı yan ilişkileri de bu duruma kattığımızda Ülkede durum tamamen kontrolden çıkmıştı denilebilir.

 

Osmanlı’dan geri kalan sosyal, ekonomik ve politik çöküş ortamında Mustafa Kemal ve arkadaşlarının başlattığı “Anadolu isyanına” karşı ilk girişimler, bir yandan Mustafa Kemal’i direnişten vazgeçirmeyi denemek, olmuyorsa da tam bağımsızlık hedefinin, sözde gerçekçi ve mantıklı bir yol olmadığını göstermeye çalışmak şeklinde ortaya çıktı. Mustafa Kemali, Amerikan Mandacılığını (yönetimini) kabul etmeye ikna etme gayretleri en yakınındaki kişiler üzerinden sürdürülüyordu.    Mustafa Kemal Sivas kongresi’nde arkadaşlarıyla İngiltere ile “derin” bağlantılı bazı tarikat mensupları ve sözde Müslüman bazı din adamları da bu rezil kimliksizler güruhuna katılmışlardı. Hep birden etkili bir direnişi önlemek, olmuyorsa geciktirmek ve etkisizleştirme için el ele çalışıyorlardı.

Mustafa Kemal Sivas kongresi’nde arkadaşlarıyla

Türk halkı, liderliğini benimsediği Mustafa Kemal ile birlikte oyunu bozdu. Bir avuç kararlı ve becerikli insan bitmiş, tükenmiş denilen Anadolu halkının son kalan enerjisini harekete geçirerek, Küresel Oligarşi’nin yolladığı eli silahlı güruhunu, pılı pırtısını toplayıp çekip gitmek zorunda bıraktı. Olmadı, yapamadılar, başaramadılar ve işgalciler planları bozulmuş, hevesleri kursaklarında, kızgın ve kinlenmiş olarak çekip gitmek zorunda kaldılar. Böylelikle yeni ve bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti güçlü, örgütlü ve inatçı karşıtlarına rağmen, 1923 yılında Anadolu topraklarında varlığını ilan etmiş oldu. Fakat Küresel Oligarşinin operasyon birimlerinin bu gidişi maalesef kalıcı olmadı ve Anglo-Amerikan köstebekleri kısa sürede, sürünerek de olsa yeniden geri gelmeye başlayacaklardı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla, Küresel Oligarşi tarafından planlanmış olan Anadolu topraklarında, kayda değer politik bir güç değeri olmayan, küçük cepçikler halindeki idari birimler gerçekleşememiş, Asya’nın yumuşak karnına geçiş kapısı olarak düşünülen Anadolu toprakları yeniden Türk’lerin idari ve politik kontrolüne girmişti. Anadolu’daki bu yeni yapının, Küresel Genel Tasarıma alabildiğine ters olduğu ve Anglo- 

Amerikan güç merkezinin Batı Asya’ya yönelik girişimlerinde zamanla artan ciddi sıkıntılar yaratacağı görülüyordu. Türklerin Anadolu topraklarındaki bu yeni politik yapılanmasının kabullenilmeyerek, restorasyonu için çeşitli müdahaleler içeren bir sürecin derhal başlatılacağı kısa zamanda görülecekti.

Küresel Oligarşisi’nin Mustafa Kemal Atatürk’ü, adeta ebediyen hedef tahtasının tam ortasına oturtmasının, onlar açısından mantıklı sebepleri vardır. En başta yukarda anlattığım gibi 1920 ile 1938 arasında şekillendirilip Almanya üzerinden dünyaya tanıtılan, özel tasarımlanmış bir ırkçılık olgusu vardır. Bu Irkçılık, o zamanlar Avrupa’da yaygın olan, esoterik ve ökültik görüşlerle harmanlanmış, kaba fakat özünde batılı beyaz ırkın üstünlüğü üzerine yapılandırılmıştı. Kısaca   “kafatasçı bir ırkçılık” olarak da tanımlanan bu tarz ırkçılık, Küresel Oligarşi’nin temel planlarına hizmet edeceği düşünülerek tasarımlanmış ve onun üzerinden diğer plan aşamalarını gerçekleştirmeyi düşündükleri derin planlı bir ırkçılıktı.

Aynı zaman diliminde Avrupa’da oluşturulan bu kaba ırkçılığın tersine, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları Anadolu halkına yeni bir aidiyet duygusu verecek olan, birleştirici ve çağdaş bir milliyetçilik tanımlamasını sosyal politikalarına yerleştirmişlerdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun son 200 yılı boyunca aralıksız alay edilen, aşağılanan “ezik” Türklere, yeniden milli bir duruş, yaygın bir güven duygusu vermek, Anglo-Amerikan güç merkezinin Türkiye’ye yönelik tasarımladığı bölgesel senaryoya alabildiğine ters ve sosyo-psikolojik açıdan alabildiğine olumsuzdu. II: Dünya Savaşı’na doğru gelişen yirmi yıllık sürecin Türkiye ayağında, Anadolu Halkının beklenmedik bir şekilde yeni bir umut ve elan ile diz çöktürüldüğü yerden ayağa kalkarak, geniş bir katılım ile oluşturduğu milli birliktelik, Anglo-Amerikan operasyon merkezi açısından tam bir hayal kırıklığı olmuştu.

II. Büyük Dünya savaşına hazırlanmakta olan, Avrupa’daki ve Pasifik Okyanusundaki stratejik plan hedeflerine ulaşabilmek amacıyla tasarımladığı bu olağanüstü kitlesel kırım için bütün ekonomik ve insansal gücünü hareketlendirmek zorunda olan Küresel Oligarşi, genç Türkiye Cumhuriyeti’ne yeniden ve doğrudan saldırmayı ertelemek zorunda kaldı. Onun yerine içten kuşatma kadrolarını tekrar ve yeni bir program dâhilinde düzenlemeye başladılar. Başta Amerikan mandacıları olmak üzere, İngilizcilerinin kılıç artıkları ile tarikat şeyhlerinden bazılarını yeniden ve bu programlar çerçevesinde toparladılar. Önce genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Vizyoner ve muzaffer lideri Mustafa Kemal Atatürk hedefin ortasına oturtuldu. Birçok suikast düzenlendi. En önemlisi 1926 İzmir suikastı’dır. Bu suikastın değişik boyutları ile incelenmesi, içten kuşatma kadrolarının dış bağlantıları üzerine çok önemli ipuçları verir. [11]

Kısacası Küresel Oligarşi açısından bunca emek ve bunca yatırım ile gerçekleştirilmiş olan “Anadolu’yu küresel plana göre Türklerden arındırarak yeniden şekillendirme” mücadelesinin, Mustafa Kemal ve arkadaşları yüzünden boşa gitmesi kabul edilemezdi. Mustafa Kemal’den ve onun maddi ve manevi varlığından ivedilikle kurtulmak gerekmekteydi.

Günümüz Türkiye’sinde giderek yoğunlaşan “Mustafa Kemal Düşmanlığı”, yukarıda kısaca açıkladığım olguların yanı sıra, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları tarafından gerçekleştirilen, Türkiye açından “devrim” niteliğindeki olağanüstü stratejik gelişimlerden dolayı, 1923 ten bu yana devamlı yenilenen ve yaygınlaştırılan rövanşist (intikamcı) bir girişimdir. Bu rövanşizmin tasarımcısı ve beyni Küresel Oligarşi’dir, uygulamada görünen organize edici ve yönlendirici merkez ise Anglo-Amerikan güç merkezidir. Ülkemin birçok “aydın” insanı ise üzücü bir şekilde sadece kendisine gösterileni görüyor. Kimi kafası fesli ya da sarıklı meczuplar ile boynuna yumruk gibi bir kravat takınca “batılı” kılığına bürünebildiğini sanan “siyaset” piyonlarının, Atatürk karşıtı saçmalamalarına kızıp, kinlenerek, Anglo-Amerikan operasyon merkezinin cepheye sürdüğü o “garabet tayfasını” gerçek aktörler sanıyor.

Böylesi inanması zor hedef şaşırtmasını kotaranların baş mimarlarının birisi de maalesef medyadır. 1923’lerden başlayarak, Türkiye Cumhuriyeti’nde yapılanmaya başlayan “yeni” basın sektörü içerisinde, bir kısmı dışarıda eğitim görmüş ve yabancı dil bilen kişilerin oluşturduğu batıcı bir grup zamanla ve planlı bir şekilde sesini duyurmaya başladı. Ülkede her alanda acilen ihtiyaç duyulan çağdaşlaşma çıkışlarının, sistemli bir şekilde saptırılarak yavaş yavaş “batılılaşma” kavramı içerisinde eritilmesinin “medya ayağındaki” mimarları çoğunlukla bu kesimden gelir.

Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının yeni kurdukları Türkiye Cumhuriyetini, mali bağımsızlığını kazanmış, dolayısı ile kendi ayakları üzerinde durabilen, doğru tasarımlanmış gelişme planları olan ve her şeyden önce de bütün bu tasarıları, eğitimli çağdaş bir topluma dayandırma planları, tümüyle Küresel Oligarşinin bölge ile ilgili kendine has planlarına temelden terstir. Hele Anglo-Amerikan güç merkezinin geniş bir küresel alanda uyguladığı tutsaklık zulmüne karşı Anadolu’dan yükselen “isyan narasının”, Hindistan (Pakistan ile birlikte) ve Malezya, Endonezya, Mısır gibi ülkelerde duyularak onları da etkileme ihtimali tam bir kâbus olmuştu.

Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün bu çabalarına, Anglo-Amerikan operasyon merkezi’nin cevabı, bir yandan Mustafa Kemal Atatürk’e suikast girişimleri, bir yandan etnik ayrımcılık amaçlı isyanlar ve tarikat kalkışmaları ile genç Cumhuriyeti bunaltmaya çalışmak oldu. Öte yandan da yeni yapılanmakta olan devlet kadrolarının arasına özenle köstebekler yerleştiriliyordu. Genç Cumhuriyet’in acilen derlenip toparlanmaya ve bunun için de devletini yapılandırmaya ihtiyacı vardı. Özellikle iyi yetişmiş eğitimli insanlara, ekmekten daha çok ihtiyaç duyulmaktaydı. Anglo-Amerikan merkez, devşirmiş olduğu elemanları bu acil ihtiyaçtan faydalanarak bürokrasiye sızdırmaya başladı. İyi yetiştirilmiş olan bu iki şapkalı içten kuşatma kadroları kısa zamanda yükselerek (ve yükseltilerek) devletin önemli noktalarına yerleştiler.

1923 ile 1933 yılları arası, Mustafa Kemal Atatürk ve onun ardındaki Türk halkının müthiş bir başarı ve toparlanma öyküsüdür. Bu gün Mustafa Kemal Atatürk’ün 1933’ Cumhuriyet bayramındaki onuncu yıl nutkunu dinlerseniz onun sesinde bu müthiş başarının heyecanının nasıl da titreştiğini hissedersiniz. Fakat ondan sonra bu hız yavaşlar ve Devlet bürokrasisi Mustafa Kemal Atatürk’ün göstermiş olduğu plan hedeflerine ulaşamamaya başlar. Hatta bazı bakanlıklarda işler belli belirsiz bir şekilde savsaklanmaya başlamıştır. İçteki kuşatma kadroları, motora konmuş kum taneleri gibi yeni devletin etkili işleyişini frenleyici olarak etkili olmaya başlamışlardı. Özellikle de endüstrileşme girişimlerinde zaten çok kıt olan finans kaynaklarının kullanımı yavaşlatılıyor ya da yeterince etkili olarak kullanılması önleniyordu. Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşamının özellikle son yıllarında bu konudaki sıkıntıların yoğunlaştığı ve giderek zamanın Başbakanı ve CHP’nin başkanı konumundaki İsmet İnönü ile bir gerilimin oluştuğu artık herkes tarafından bilinmekte.

Tam da II. Dünya Savaşı başladığı zaman, Anglo-Amerikan güç merkezinin ivedilikle kurtulmak istediği bu olağan üstü devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk’ün zamansız ölümü, Genç Türkiye Cumhuriyeti açısından en büyük şanssızlık olmuştur. Bir anda genç Türkiye’nin inanmış, kararlı fakat tecrübesiz devrimci kadroları başsız kalmış, karşı devrimci de diyebileceğimiz içten kuşatmayı yapılandıran kadrolar ise artan bir cesaretle işlevlerinde hızlanmışlardı.

II. Dünya Savaşı bittiğinde, ülkemizin tam bağımsızlıkçı rotasının Küresel Oligarşinin planları uyarınca, Anglo-Amerikan merkezine bağımlılık yönüne çevrilmeye başlanıldığı görülür. Bu rota değişikliğinin mimarları ise, ülkemize yerleştirilmiş işte bu içten kuşatma kadroları arasından gelir. Gelecek bölümde, bu kadroların güçlendikçe daha geniş kapsamlı olarak devlet içerisinde yapılandıklarını, bu sayede Türkiye’nin gerçek kalkınma hamlelerini yavaşlatarak, küresel planlarda öngörülen ekonomik adımları atmaya zorlandıklarını göreceğiz.

Pasifik Okyanusundaki Stratejik hedef: Japonya

II. Dünya Savaşı öncesinde Küresel Oligarşi’nin en öncelikli hedefinin, bu “Savaş” ile birlikte Almanya’nın mutlak bir şekilde ezilerek birliğinin dağıtılıp, Savaş sonrasında Anglo-Amerikan operasyon merkezi tarafından yönetilen bir süreç içerisinde yeniden şekillendirilmesi olduğunu yukarıda açıkladım. Böylelikle Anglo-Amerikan güç merkezinin Avrupa’daki politik ve ekonomik yönlendirici etkinliği mutlaklaşmış olacaktı.

Küresel Oligarşi’nin bu Savaş ile ulaşmak istediği bir diğer stratejik hedefi ise, Asya’yı doğudan da kuşatabilmek için Pasifik Okyanusu’nda önemli bir güç faktörü olan Japonya’nın da etkinliğinin önce kırılması ve mümkün olursa aynen Almanya gibi parçalanıp,  küresel planlara tam uyacak ve hizmet edecek şekilde yeniden yapılandırılması da vardı. Birinci Dünya Savaşı ile Avrupa’da yok edilen imparatorlukların, Pasifik’te kalan sonuncusu olan Japonya’nın da yok edilebilmesi, Pasifik Okyanusu’nu çevreleyen tüm ülkelerin ABD’nin, dolayısı ile Küresel Finans Oligarşisi’nin tam olarak politik ve ekonomik kontrolüne girmesi demekti.

Başına gelecekleri sezen Japonya, son ana kadar savaşın dışında kalabilmek için adeta çırpınmış, Almanya ile yakınlaşarak ABD’yi uzak tutmaya çalışmıştı. Pearl Harbour baskını, her taraftan sıkıştırılmış bir kaplanın son çare olarak avcın üzerine atlamasına benzer.

                

Hiroşima, Atom bombası’nın patlama anı                       Hiroşima’nın bombanın patlamasından sonraki hali

ABD’nin Japonya ile savaşının zaten bilinen ayrıntılarına burada girmeyeceğim. Bununla beraber belirtmeliyim ki Küresel Oligarşi’nin stratejik planlarını gerçekleştirmek için uygulayabileceği vahşeti ne öngörmeye, ne de tam olarak tanımlamaya bizim gibi sade insanların düşünsel kapasitesi yeterli değildir. Japonya’nın mutlaka savaşın içerisine çekilerek ezilmesi, Küresel Merkezin savaş sonrasında gerçekleştirmeyi planladığı uygulamalar açısından kaçınılmazdı.

Bu yeni küresel planların uygulanabilmesi için tüm dünya ülkelerinde Anglo-Amerikan güç merkezine karşı, korkuyla karışık bir hayranlığın hâkim olduğu genel bir atmosferin yayılması önemliydi. Böylelikle tüm insanlık Anglo-Amerikan güç merkezinin tartışılmaz askeri gücünün yanı sıra teknolojik üstünlüğünü de kabul edecek ve hayran olacaktı. Askeri açıdan hiçbir gereği kalmamışken teslim olmaya hazırlanan Japonya’ya Atom bombası ile saldırmak, sırf bu üstünlüğün tüm dünyaya açık bir gösterisini yapmak adına gerçekleştirilmişti. 1945 yılının Ağustos ayında 3 gün ara ile iki Japon şehrine atom bombası atılması ile bir anda 250 000’e yakın insanın öldürülmesi ve yüz binlerin de birkaç gün içerisinde türlü acılarla perişan olarak ölmeleri, sırf bu “tartışmasız küresel otorite” olma talebini tüm dünyaya ilan etmek amacıyla gerçekleştirilmişti. Anglo-Amerikan operasyon merkezi açısından bu kadar insanın ölmesi “taktik zayiat” kapsamında ele alınmıştır. Yani böylesi korkunç sonuçları olan ve askeri açıdan gereksiz atom bombası saldırısının sonuçları, askeri dille, “ulaşılması düşünülen başarı karşısında küçümsenebilir kayıp” olarak ifade edilmiş olmaktaydı.

Anglo-Amerikan operasyon merkezi benzer bir saldırıyı, aynı sosyo-politik nedenlerle 1945 yılının 13–15 Şubat tarihlerinde Almanya’nın Dresden şehrine de yapmıştı. Artık teslim olma aşamasındaki Almanya’nın doğusundaki bu şehrin 1,2 milyon nüfusuna, doğudan Sovyet ordularının önünden kaçarak gelen 500 000 mülteci de sıkışarak ilave olmuştu. Askeri açıdan hiçbir gereksinim olmadan, İngiliz ve Kanada hava kuvvetleri 2 gün boyunca ardı ardına yaptıkları yoğun hava saldırıları ile Dresden şehrini yakıp yıktılar. Askeri açıdan ise 200 000 kişinin üzerinde can kaybı yine başka bir “taktik zayiat” idi..

Bu bölümü bitirirken:

Küresel Oligarşinin arka planda tutulan ve genel olarak az bilinen küresel hedefleri üzerine,  muazzam hacimli bir konuyu burada birkaç sayfaya sığdırmaya çalışarak açmamı, konudan haberdar olan okurlarım bağışlasınlar. Ama bir şekilde düşünen ve gelecek ile ilgili endişeleri olan insanlarımıza artık bazı ön bilgileri ulaştırmak ve samimi çabalarına katkıda bulunmak gerektiğini düşünmekteyim.

Küresel Oligarşi bir ülkede hâkim politik sistemin kontrolünü elinde tutabiliyorsa, o ülkede tüm gelişmeleri ve değişimi de istediği gibi yönlendirebiliyor demektir. O ülkenin halkı da her seçimde iktidardakileri alaşağı etmeye çalışırken, önlerin konan alternatif’in de aynı Küresel Güç tarafından oluşturulup yönlendirildiğini bilemiyorlar. Ha iktidar düşmüş, ha yerinde kalmış, Küresel Güç açısından değişen bir şey yok. Önemli olan o ülkenin düşünebilen ve sorgulayabilen insanlarının ümitsizce bir kör dövüşü içerisinde tüm enerjilerini tükettirerek, “arka planda göremediğim bir şeyler mi var acaba” diye sormasını engellemektir.

Küresel Oligarşinin oluşturduğu bu sistemin en önemli öğeleri, o ülkede devletin sinir merkezlerine yerleşerek, yönetim mekanizmasının küresel planlar doğrultusunda çalışmasını sağlayan içten kuşatma kadrolarıdır. Bu kadroların oraya nasıl yerleştirildiğini, nasıl çalıştıklarını anlarsak, ülkemizde gerçekleştirilen ve bizleri her defasında hayrete ve hiddete sürükleyen olumsuz gelişmelerin arka plandaki uygulayıcıları ile bunların bizleri hangi yöne doğru çekiştirdiklerini görmeye başlarız.

Bu yazımı takip edecek olan “İçten Kuşatılmışlık Bölüm III’te”, II. Dünya Savaşı sonrası, yani 1946 yılından başlayarak 1990’a Sovyetler Birliği’nin dağılmasına kadar olan zaman diliminde Küresel Oligarşi’nin karanlık planları gereğince tüm dünyada gerçekleştirilen operasyonları, yine Almaya ve Türkiye’ye yansımaları ile anlatacağım.

Erhan Ünal

19.Temmuz 2018

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Kaynaklar:

[1] - “Der Zweite Weltkrieg” yazarı: Winston S. Churchill, 3. Baskı 2004, sayfa 17. Fisher Taschenbuch

        Verlag, Frankfurt am Main.

[2] - Max Warburg, https://www.wikiwand.com/de/Max_Warburg    Erişim:30.06.2018

[3] - Almanya’nın I. Dünya Savaşı sonunda ödemesi gereken toplam savaş tazminatının, yaklaşık 132

        milyar altın Reichsmark olduğu çeşitli kaynaklarca yazılıyor. Bu paranın günümüzdeki

        değeri 10 trilyon doların üzerinde.

[4] - Valentin Katasonov (kısmen), 10.05.2015 Kaynak: Strategic Culture Foundation (Russland)  

        http://www.voltairenet.org/article187534.html   Erişim: 06.07.2018,   23:55

[5] - BIS Web Sitesi: www.bis.org

[6] - Gaby Weber, serbest gazeteci, film yapımcısı ve Tv programcısı.

         www.gabyweber.com/dwnld/artikel/eichmann/.../secret_pact_standart_oil.pdf

[7] - ABD Kongre üyesi Louis T. McFadden (D-PA),  www.xat.org/xat/worlbank.html

[8] - Valentin Katasonov, 10.05.2015 Kaynak: Strategic Culture Foundation (Russland)  

        http://www.voltairenet.org/article187534.html   Erişim: 06.07.2018,   23:55

[9] - Georgetown Üniversitesi’nde Prof. tarihçi Carroll Quigley 1975’te yazdığı kitabı “Tragedy and

        Hope”

[10] - Ömer Lütfi Taşçıoğlu, www.misak.millidusunce.com/abdnin-osmanli-devletindeki-faaliyetleri/

[11] - Osman Selim Kocahanoğlu’nun “Atatürk’e Kurulan Pusu” İzmir Suikastı’nın İçyüzü adlı kitabını

         önemle öneriyorum.

Facebook'ta paylaş                                                                              Geri Dön