15 Temmuz Darbe Girişimi (2)
İçerik:ŞEYTAN BUNUN NERESİNDE (2)

ŞEYTAN BUNUN NERESİNDE (2)

                  28.Temmuz.2016

Darbe girişiminin başlamasından tam onüç gün geçti. İlk gün şaşkınlık içerisinde “neler oluyor?..” diyenler, bu gün tam olarak “ne olduğunu anlayabildilermi?

 

Kısmen bazı şeyler anlaşılmış olsa da olanların tam olarak ortaya çıkmış olduğunu kimse iddia edemez. İlk günden başlayarak Ülkemiz insanları, medya aracılığı ile sürdürülen bilgi, analiz, yorum ve yönlendirme (manuplasyon) girişimlerinin oluşturduğu yoğun bir “sis ve ses” bombardımanı altında.

 

Daha önce yazmış olduğum “Şeytan bunun neresinde 1” başlıklı yazımla, görünenin ardındaki diğer boyutlara acilen dikkat çekebilmek için sorular sormuş ve özellikle de NATO ve ABD’nin olası rolüne dikkatleri çekmeye çalışmıştım. Sevindirici olan, son günlerde NATO’dan pek değil ama, en azından ABD’nin olası rolü üzerine haber ve yorumlar çıkmaya başladı. Daha da önemlisi bu haberlerin hükümete yakın medya kuruluşları ve hatta bizzat iktidar partisinin bazı üyeleri tarafından dile getirilmeye başlanılmış olması. Bu yazımla “ŞEYTANI” saklandığı deliklerde arama ve mümkün olduğunca deşifre etme çabama devam edeceğim.

 

Olumlu gelişmelerden başlamışken, ABD’nin doğrudan yönetiminde ve denetiminde olan, Fethullah Gülen başkanlığındaki “Gizli Casusluk ve Operasyon” örgütü üzerine, Hükümetin tam bir kararlılıkla gitmeye başlaması çok doğru, yerinde ve Türkiye açısından yaşamsal önem taşıyan bir girişimdir. Bu şans bir daha ele geçmez!. Bu örgüt ve bağlıları üzerinde bilgi sahibi olan herkes bu safhada hükümete katkıda bulunmalıdır. Eğer, FETÖ’cü örgüte yönelik, bir yıldan daha fazla bir zaman önce başlamış olan temizlik harekatı, o tempoda ve hatta gittikçe yavaşlayan bir tempoda devam etseydi, bu bela birkaç yıl içerisinde artık kesilip çıkarılması imkansız bir kanser tümör’üne dönüşecekti.

 

Biliniyor ama, sistemli bir bakış açısını bir nebze olsun yerleştirebilmek için söylüyorum. Her ülkenin bağımsızlığını ve toprakları üzerindeki hakimiyetini sağlayan en önemli yönetim birimleri, Maliye, İç İşleri, Adalet, Savunma ve Eğitim bakanlıklarıdır. Ortaya çıkan duruma bakarsak: Fetö örgütünün ajanları, tam da bu bakanlıklardaki bütün önemli sinir merkezlerinde ve uygulama organlarında örgütlenmişler. Bunlarla da yetinmeyip, medya ve iş dünyasında hem yatay, hem de dikey olmak üzere ciddi boyutlarda yapılanmalara gitmişler.

 

Tekrar edelim, bu yapılanma şekli aynen Güney Koreyi sımsıkı kontrolü altında tutan “Moon Tarikatı’nın” yapılanma biçimi ile bire bir örtüşmektedir. Scientology Kilisesi de (özellikle Avupa’da ve hatta Türkiye’de de) aynı tarz yapılanmalar içerisindedirler. Hepsi de din kisvesi altında çalışırlar fakat gerçek anlamda din ile alakaları da yoktur. Bunların bulundukları ülkelerde yürüttükleri sızma girişimleri, tabiidir ki operasyon alanları içerisindeki süregelen çalışmalarıdır. Bütün bunların dışında örgütün kendi organizması vardır ki mücadele de en önemli hedef de bu organizmanın kendisi olmalıdır. Bu organizmanın başı da artık çok önemli değildir. Örneğin yarin Fethullah Gülen ölüverse, örgüt etkisizleşmez. Tersine bu gelişme karşı cephede belli bir gevşemeye neden olacağı için, örgüt daha da tehlikeli hale gelir. Bu yüzden “Gülen’i iade edin” talebini ben, sadece hedefini bilemediğim taktiksel bir girişim olarak görüyorum. Onun yerine örgütün en üstteki birinci halkasında yer alan yöneticilerinin ele geçirilmesini ya da etkisizleştirilmelerini çok daha önemli buluyorum. Gülene bir şey olduğunda örgütü çekip çevirmeye devam edecek olanlar, bu halkada yer alanlar olacaktır.

 

Böylesi ayrıntılı ve geniş tabanlı bir örgütlenmenin başarılabilmesi için; 12 Mart 1971, 12 Eylül 1981 darbelerinin hazırladığı politik ortam ve alt yapı gerekliydi. Bu gün, “ordu darbecidir” ya da “ordunun darbe geleneğini kıracağız” ve benzeri söylemlerle ortaya çıkanlar, bu gerçeği göz ardı edemezler ve etmemeliler. Hele, bu her iki darbenin ardında ABD ve NATO’nun olduğu artık açıkça biliniyorken…

 

Kısa ve kesin: Zamanın darbe ortamları, ABD ve onun emrinde ve yönetimindeki gizli örgütler ve yardımcıları (Gladyo ve diğer…) tarafından hazırlanmıştır. Darbeci üst rütbeli subaylar ABD ve NATO etkisi altındaki subaylardır. Bunlar, bağlı ve bağımlı oldukları bu üst otoritelerin emir ve planları dahilinde kendilerinden istenilenleri yerine getirmişlerdir. İnsanların üzerine saldıkları işkencecileri bile, aynı merkezlerin yönetiminde olup, onların sistemine göre hareket  etmişlerdir. Alt rütbelilerse emir ve komuta sisteminin gereği olarak davranmak zorunluluğu altındadırlar.

 

Gladyo’nun örgütlediği iç terör ile bunaltılan halk ise darbeleri desteklemek zorunda kalmıştır. Sonuç olarak geçmişdeki bu darbeler Amerikan darbesidir!. Yukarıda kısaca saymış olduğum temel saptamaların ışığında, kalkıp da “Türk Ordusunun darbeci geleneği olduğunu” ileri sürenlerin niyetleri şüphe uyandırır…

 

Fetö’cü örgütlenmenin gerçekleşmesini sağlayan sadece bu iki darbe mi? Tabii ki hayır!. Darbeleri takiben kurulan; Bülent Ulusu, Turgut Özal, Süleyman Demirel, Tansu Çiller, Mesut Yımaz ve hatta Bülent Ecevit ve onları takip eden AKP hükümetleri zamanında bu örgüt büyüdü, serpildi ve Türkiye üzerinde neredeyse “Mutlak Hakimiyet” boyutlarına ulaştı. O devirlerin politikacıları ya da onlardan arta kalanlar, her ne kadar bu gün “hayretler içinde” ve “bilmiyorduk, tahmin edemezdik” rollerinde kırıtmakta ve kıvırtmaktaysalar da tarih önünde sorumluluklarını yadsıyamazlar.

 

Kimileri  politik oportünistliklerinden, kimileri yadsınamaz Amerikancı’lıklarından ve bir çokları da kişisel çıkar hesaplarından dolayı, bu mayalanan ve mayalandıkça kabaran, kapkara çirkefi görmezden geldiler. Sonuçta Ülkemize ve mazlum insanlarımızın başına bu son derece tehlikeli belayı açtılar. Onlara çağrım: Kenarda durarak takındıkları “hayret” pozunu terk etsinler ve bildikleri ne varsa ortaya koysunlar ve olabiliyorlarsa bu son temizliğe (son şansımız!) katkıda bulunsunlar. Bu onların Türk Halkına olan borçlarıdır.

 

Temizlikten bahsettim, evet ciddi bir temizlik var. Belki son saniyede, ama var. Yukarıda saymış olduğum bakanlıklar ve diğer kurumlarda ciddi bir operasyon yürütülüyor. Hükümetin bu konuda ardıcıl ve başarılı olması en büyük arzum ve “ama, fakat, vs” demeden samimiyetle destekliyorum.

 

Fetö’cüler temizlenince “çok şükür kurtulduk” diyebilirmiyiz? Hayır!.. En geç 1950’lerden bu yana, Türkiye’nin üzerine bir karabasan gibi abanan ABD ve üzerimize saldığı uluslararası çakallar sürüsü, günümüze kadar epey alan kazanmışlar, yapısal bağımlılıklar oluşturmuşlar ve dolayısı ile bu geniş yandaşlar cephesine yaslanmaktadırlar. Fetö grubunun dışındaki diğer yandaş grupları ve etki ajanları şu sıra ya susuyorlar, ya da en seviyesiz taleplerle halkı sınırsız aşırılıklara kışkırmaya gayret ediyorlar. Darbecilerin şöyle ya da böyle hayatı zaten bitmiştir. O çoğunluğu genç olan insanlar ve aileleri artık cehennemi yaşayacaklar, bundan kurtuluş yok. Kışkırtıcı çığırtkanlar ise ellerinden gelse, idamla da yetinmeyip, önce ortaçağ işkencesi sonra da onların diri diri yakılmalarını isteyecekler. Bunların amacı, bu tür yaygaralarla halkın öfke ve duyarlılığının erken sönmesini sağlayarak eski ilgisiz, tepkisiz duruşuna dönmelerini sağlamak. Bu sayede, temizlik operasyonlarının Fetö’cüler ile sınırlı kalması sağlanacak, halkın dikkatinin ABD’nin diğer yandaş ve operasyonel gruplarına yönelmesi de önlecektir.

 

Görünen ip uçları, ortaya çıkan bulgular ve yıllardır birikip gelen bilgiler gösteriyor ki: Yaşadığımız bu darbe girişiminin (bir yanıyla iç savaş girişimi)  içinde, üstünde, altında,  çevresinde kısacası her boyutunda ABD ve NATO (dolayısıyla da AB!) var. Bu nedenle, bu örgü ortaya çıkarılmadan, çok fazla gürültü ve patırtılı, lakin sadece Fetö’cülerle sınırlı bir temizlik hareketi yeterli olmayacak ve konuyu fazla da dallandırıp budaklandırmakdan bilinçli olarak kaçınarak,  kapatmaya yönelik olacaktır.

 

Türk ordusunu, geleneksel sosyal alt yapısından ayrıştırarak yeniden dizaynı, bir ABD (NATO) planıdır ve çok eskilere, 12 Eylül öncesine kadar uzanır. Bu planın belli başlı hedeflerinden birisi, Türk Ordusunu öteki ordulardan ayıran en önemli karekteristiği olan  “Milli ve Halk Ordusu” olma özelliğinin sulandırılması, dejenere edilmesi ve giderek ortadan kaldırılmasıdır. Böylelikle bir dış saldırı durumunda, ilan edilecek top yekün seferberlik ile oluşturulacak ordunun, milli refleksi olmayan, motivasyonsuz basit bir insan yığınından ibaret olması hedeflenmiştir.

 

Bu genel plan çerçevesinden olarak NATO’nun geleceğe yönelik planlarında, bizlerin gönlünde yatan güçlü bir “Milli Ordu” konzeptine yer yoktur. Hele Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra, güçlü ve ileri bir teknoloji ile donanmış Türk Deniz Kuvvetleri ile Hava Kuvvetlerine hiç yer yoktur.

 

NATO:

“Dünya denizlerini tam kontrol altında tutabilmek için gerekli olan deniz gücü bende var (başta ABD deniz gücü)”,  özellikle Doğu Akdeniz ve Karadeniz’de ciddi bir “Askeri Güç Faktörü” haline gelmiş olan Türkiye’nin deniz gücü gereksizdir” demektedir. 

 

Aynı düşünüş tarzı Türk Hava Kuvvetleri için de geçerlidir. Bu nedenledir ki ABD, FETÖ casusuluk örgütü üzerinden gerçekleştirdiği “Ergenekon ve Balyoz” darbeleriyle, yoğunluklu olarak bu iki kuvveti hedef almış, en iyi yetişmiş havacı ve denizci subayları ordudan uzaklaştırılabilmiştir. Örneğin Hava kuvvetlerinden istifa’ya zorlanan savaş pilotu sayısı 600 civarındadır.

 

NATO’nun Kara Kuvvetleri ile ilgili planları da daha az karanlık ya da ölümcül değildir. En başta, sayıca büyük oranda azaltılmış ve profesyonel (?) askerlerden oluşturulan ordu tezi gelmektedir. Mecburi “Vatani Görevin” kaldırılmasıyla, geleneksel asker kaynağı kurutulacak olan ordu, paralı askerlerden oluşturulacak “Milli” kimliğinden uzaklaştırılmış, bir lejyoner ordusuna dönüştürülecektir. Aynen İngiltere ordusunda görev yapan Nepalli paralı askerler (Gurkalar) gibi. NATO, oluşturulması için ciddi girişimlerde bulunduğu bu orduyu gerektiğinde her hangi bir çatışma alanına sürebilecek ve kendi esas güçlerini el verdiğince denetleyici olarak geride tutabilecektir.

 

Teknoloji konusu da böyle. Türkiye’nin Aselsan, Havelsan, Roketsan, Tai ve diğer bu konuda değerli çalışmalar yapan firmalarla askeri teknolojiler üzerine çalışması ve geliştirmesi de ABD ve NATO açısından sıkıntılı gelişmelerdir. “Gerekli olan askeri teknolojiler bizde zaten fazlasıyla var, ayrıca “bağımsız teknoloji geliştirme çabalarının anlamı ne oluyor”, diyerek sıkıntı ve endişelerini dile getiriyor, ardından da “Balyoza” sarılıyorlar.

 

Türk Ordusunun bir “Halk Ordusu” olmasının yaratıcı kaynağını oluşturan kurumlardan en önemlisi de “Askeri Okullar”dır. Orta okulu bitiren her sınıftan halk çocukları askerlik ocağına adımlarını bu okullarla atarlar. 14 Yaşında o uniformayı taşımaya başlayan delikanlı, ilerdeki görevine gencecik yaşından kafaca ve bedenen hazırlanmaya o ocakta başlar. Askeri okulları kapatırsanız bu bağı koparırsınız. Bu talep de aslında NATO planları içerisinde olan temel bir taleptir.

 

NATO, özellikle de Avrupadaki paydaşı Almanya, en az 30 yıldır Jandarma teşkilatının var olan örgütlenme biçiminden rahatsızdır. Bu rahatsızlık en başta, Jandarma’nın olası bir “yurt savunması” durumunda, ülke savunmasına anında ve dolaysız katılabilme yetisinden gelir. Jandarmanın sivilleştirilmesi ve bütünlüğü yok edilerek, ayrı ayrı birimler halinde İç İşlerine bağlanması talebi, hiç de yeni değildir. Sınırların korunmasının Almanya’da olduğu gibi (Bundesgrenzschutz) sınır koruma birlikleri adı altında sivil güçlere verilmesi talebi de bu girişimlerden sadece bir tanesidir.

 

Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra, ABD ve NATO ( AB ülkeleriyle beraber) cephelerini, başta islam ülkeleri olmak üzere, yeni “stratejik karşıt” (düşman) olarak ASYA’ya çevirdiler. Bu Güçler Türkiye’yi el altında ve sıcak tutarak, ASYA cephesinde yer almasını önlemek istemektedirler. Bu yüzden de Avrupa Birliği Türkiye’yi, ufak tefek ödünlerle AB kapısında 30 yıldır beklenti durumunda  oyalamaktadır. Biz ne kadar Avrupa’ya yaranmak için çırpınır ve “Avrupalı” olabilmek içn yırtınırsak, o derecede Batılı güç merkezinin sistematik yıpratma ve negatif yapılandırma operasyonlarına malzeme ve muhatap olmaya devam edeceğiz!.

 

Bu gün herkese düşen sorumluluk, duygusal davranarak gerçek karşıtımız olan, Fethullah Gülen örgütünün de patronu, ABD ve NATO’nun oyununa gelmemek. Şunu kimse unutmasın ki. ABD’nin, bir “B” planı ve bir “C” planı vs hep vardır. Emin olabiliriz ki ABD ve NATO şu an Türkiye’deki diğer bağlantıları üzerinden “B” planını çoktan devreye koymuş bulunmaktadır. Bunun ne olduğunu nasıl anlarız derseniz; yukarıda sadece bir kaçını sıraladığım, aslında çoktan bilinmekte olan ABD ve NATO planlarının, birilerince (ve kimlerce?) “FETÖ’yü bitirme” başlığı altında tekrar tekrar gündeme getirilmekte olduklarına bakmak yeterlidir.

 

Önceki yazımdaki son paragrafı bir daha tekrarlıyor ve ABD, AB ve onların savaş örgütü NATO’ya  haykırarak, bu seferlik yazıma burada son veriyorum.

 

“ Çekin ellerinizi üzerimizden!. Sorunlarımızın kaynağı çok büyük bir oranda sizlersiniz!. Biz sorunlarımızı kendi aramızda bir şekilde hallederiz. Tüm Afrika’yı tükettiniz, babanızın çiftliği haline getirdiniz. Bunun için Afrika’da tam anlamıyla demografik ve sosyal “soykırım” uygulamaktasınız. Batı Asya’yı yakıp yıktınız!. Irak, Suriye, Mısır, Libya sizin yüzünüzden yandı, yıkıldı mahvoldu. Milyonlarca insanın ölümüne ve bu katliamın devamına sebep, sizlersiniz. Meşum hedeflerinizi ve o hedeflere ulaşmak için oluşturduğunuz karanlık planlarını bilmekteyiz. GÜZEL ÜLKEMİZDEN UZAK DURUN!..”

Erhan Ünal