15 Temmuz Darbe Girişimi (3)
İçerik:CENTCOM'un ABD’li komutanı General Votel, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin geleceğinden 'endişeli' olduklarını belirterek, "ABD'nin Türk ordusundaki yakın müttefikleri tutuklandı" dedi.

İLGİLENENLERE!..

Ya da Ülkesine ve Halkına karşı sorumluluk dugusunu hepten kaybetmemiş olanlara

15.Ağustos.2016

Türkiye Cumhuriyeti, 93 yıllık tarihindeki en dramatik gelişmelerin içerisinde, bilinmeze doğru yuvarlanıyor. Aynen, korkunç bir fırtınadan sonra yelkenleri parçalanmış, bazı direkleri kırılmış bir geminin, kalan son imkanlarıyla kendini sakin sulara atabilmek için çırpınışı gibi, ülke üzerinde söz sahibi olanlar, sonucu kestirilemez bir takım çelişkili refleksler gösteriyor.

Daha önce de yazdığım gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu  kategorik olarak arızi (asla olmaması gereken) bir durum olarak değerlendiren güç, ta o zamanlar tüm Orta Doğu’yu kapsayan stratejik planları olan Amerika Birleşik Devletleri’dir. Bu açıdan bakınca, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, ABD için bu planlarla asla bağdaştırılabilecek, hele uzlaştırılabilecek bir olgu değildir. Bu nedenledir ki ABD, Lozan Antlaşmasını tanımamış, o gün bu gün, ilişkili olduğu kişi ve kuruluşlar üzerinden Türkiye’nin attığı her adıma, kendi ilgi alanı yönünde müdahil olmaya çalışmıştır. ABD ile “ilişkili kişiler” zamanla, çoğaltılıp yapılandırılarak “işbirlikçi çevreler” boyutlarına ulaştırılmıştır. Öyleki, günümüzde sadece Fethullah Gülen’in kendisi değil, bizzat bazı parti mensupları ülkemizdeki mutlak ABD hakimiyetini kanıksamış ve hatta özümsemiş olarak, “ABD’ye kafa tutarak Türkiye’de siyaset yapamazsınız” demekte ve böylece teslimiyetlerini haklı çıkartmaya çalışmaktadırlar.

Tabii ki bütün bunlar durduk yerde olmadı. Tam 93 yıllık bir süreç var. Cumhuriyetin ilk 10 yıllında Gazi Mustafa Kemal’i çeşitli suikastlarla ortadan kaldırarak sorunlarını çözmeyi denediler. Olmayınca, bu sefer hükümete kendileri ile “ilişkilileri” sızdırarak devletin yönetimine bu yolla müdahil olmayı denediler ve başarılı da oldular. Aynen Gülen Cemaatinin başarı çizgisini oluşturan yöntemde olduğu gibi, taraftarlarını mevki ve para pul sahibi yapıp bunuda etrafa açıkca gösterdiler. Devlet kadrolarındaki gerçek vatan severler, kötü bir masanın ardında emekliliğine kadar çürütülürken, direk hattı

Fetö’nün çok tutulan  “Aband toplantılarında” günü başarıyla yakalayabilmiş olan nice dışı sona erdirenlerin akşam neşesi,  “hayda bre,  kim tutar artık sizi…”  parlak, fakat ruhu olmaya kişiler, çağın geçerli mantığına uygun olarak “kalkındırılmaya” başlanıldı. Nato’ya girdik ve aynı yöntemle orduyu da dönüştürmeye başladılar. Kendileri ile “ilişki hattını” oluşturmasını müsaade ettikleri kimi sermaye sahiplerine, batılı büyük şirketlerin temsilciliklerini verdirip öne çıkarttılar ve bunuda; “Bizimle olan kalkınır!” diyerek açıkca etrafa gösterdiler. Bu özendirici ve iştah kabartıcı ortam, halk arasında; “bende ilişkililer ayrıcalığından yaralanmak isterim” diyerek yerinde zıplayan “gönüllüler”, hazır kıtalarını oluşturdu.

Böylece en azından 75 yıldır Türkiye değil ama, her kesimden birileri kalkınıyor. Kimse güne yoğunlaşıp, sadece burnunun ucunu görmeye çalışmasın. Bu kokuşma süreci eskidir!.. Baş aktörleri (eğer çok geriye gidip kafaları karıştırmak istemezsek), başta Demirel olmak üzere, Özal, Çiller, Yılmaz vs. diye devam eder.

Bu arada ABD’nin “ilişkili askerler” üzerinden düzenlediği darbeler ile, doğrudan müdahalelerini de unutmamak lazım. O “ABD” darbeleriyle, daha sonra görevi devralacak olan sivillerin, üzerinde plan gereği yapılanmayı devam ettirecekleri ekonomik ve buna uygun sosyo-politik çevre düzenlemeleri yapılmıştı. Daha önce de yazdım, unutulmaması için tekrarlıyorum. Türkiye’de ABD adına hareket edenler sadece “ilişkililer, işbirlikçiler ya da gönüllüler”den ibaret değil. Bir de doğrudan ABD’ye bağlı operatif kuruluşlar olarak, CIA, Pentagon ve Dış İşleri Sekreterliği birimlerine bağlı çalışan “doğrudan ABD görevlileri var”. Gülen’in yönetimindeki gizli operasyon gücü’nün yanı sıra, ilişkileri farklı kanallardan sürdürülen (mesela Nato ve CIA üzerinden) Gladyo birimleri, PKK ve onun eş güdümlü bileşikleri, alabildiğine radikalleştirilmiş ve sapkınlaştırılmış DEAŞ ve dğer benzer birimler bunların  en önemlileri.

Darbe girişiminin ardından, tam siper yapıp göze çarpmamak için “foseptik çukuruna” dahi çekinmeden dalan, her devirde güçlünün bir tarafına yapışıp ayakta kalmayı başarabilenler, şimdi ortalık biraz yatışma belirtileri göstermeye başlayınca, yavaş yavaş gizlendikleri deliklerden kafalarını çıkarıyorlar. Bunların henüz son derece ürkek, biraz da mahçup ve mecbur surat ifadeleri ile, günün hakim politik iklimine uydurulmuş  “cilalı söylemler”  arasına sıkıştırdıkları eski sosyo-politik taleplere, yeniden alan açma çabalarını görmeye başladık bile. Onlar, ilişkilerinin gereğini yerine getirerek, yeniden eski avantajlı konumlarını yakalayabilmek  için, oluşan her yeni imkanda sanki hiçbir şey olmamış gibi ortalığa çıkıp, alışageldikleri gibi ahkam kesmeye (görev yapmaya) devam edeceklerdir.

Daha önce “şeytan bunun neresinde” diye sorarken, diğer bir çok ülkede olduğu gibi, ülkemizde de var olan bir çok çıkar zinciri gruplarının, ülkemize en az 75 yıldır hakim olan Amerika Birleşik Devletleri’nin  planlı çalışmalarına ve ulaşmak istediği plan hedeflerine uygun olarak yapılandırdığı “hizmet birimlerine” dikkat çekmeye çalıştım.

Bu çabamda pek başarılı olabildiğimi düşünmüyorum. Beni iyi niyetle dinleyen fakat dış dünyayı hiç tanımayan bir çok iyi niyetli dostum bile, hiç tanımadıkları “Batı Dünyasının” sinsi yapılanmalarını ve hinoğlu hince planlarını anlamakta zorlandılar, ben de duygusal anlamda yeterince hareketlendirici olarak anlatmayı beceremedim. 75 yıldır içi boş ve aptalca bir batı hayranlığı ile beyni yıkanmış ülkemiz insanları, kötüyü hep kendi arasında görmeye programlanmıştı. Benim anlattıklarım iki katı gruba bölünmüş olan dinleyenlerime fazla soyut geldi. Ellerindeki çok somut!, ve duygusal olarak doyurucu olan “Tayyip Erdoğan nefretini”, onlara oldukça soyut gelen ve aynı duygusal “nefret” heyecanını vermeyen “kategorik ABD karşıtlığı” ile yan yana koyamadılar. Ben ise ısrarla, başta ABD olmak üzere, Batı dünyasının, nasıl da “kategorik olarak” Türk ve Türk Dünyası karşıtı olduklarını, bir yandan nedenleri ile, bir yandan da bu “karşıtlığının stratejik hedeflerinin” uygulamada aldığı pratik görünümleri anlatmaya çalışıyorum.

Olmuyor… Şeytan bunun neresinde die sormuştum. Nerede olduğunu biliyorum, lakin direk olarak söylemeye yanlış anlaşılır diye çekindim. Başka çare yok, söylemiş olmak için açıklıyorum: Şeytan bizim her birimizin içerisinde!.. Beynimiz ile omurilik arasında bir yerde oturuyor ve bir yandan düşünce sistemimizi bir yandan da davranışlarımızı kontrol ediyor. Dünyaya geldiğimizden bu yana, yaşamımızın her zamansal diliminde farklı biçim ve içeriklerle, her birimize damardan verilen bir serum gibi damla damla yedirilen, tamamiyle gerçek dışı bir “sözde batılı değerler bütünü” var. İnsanlar, yaşamın gerçek değerlerine ve kendi sosyal alt yapısına ters düşen  bir algılama ve davranış tarzına mecbur ediliyor. Böylece insanlarımız, oldukça başarılı bir şekilde, aslında kendisine yabancı ve hatta düşman bir düşünce ve davranış tarzına uyumlu hale getirilmekte.

Hal böyle olunca bir takım trajik olaylar (son darbe girişimi gibi) bile, ilk heyecen dalgası yorulmaya başlayınca, yerine duru ve tutarlı bir davranış üzerine düşünme eğilimine, yer açamıyor. İnsanlar, büyük bir tehlikeyi atlatma şansına bir şekilde sahip olunca: “benim için şuan en mantıklı davranış biçimi nedir, gerçekçi olarak neye yoğunlaşmalıyım, şansım ne kadar”, diye düşünemiyor. Üstelik aramızdaki usta etki ajanları, ensemizde oturan şeytanın yönlendirdiği, bireysel akıl potansiyelimizi, önceden hazırlanmış “sonu olmayan düşünsel labirentlerin” içerisinde, demokrasi şarkıları söyleterek koşuşturup, tükettiriyorlar. Bireyin “aydın” enerjisi anlamsızlığa boşaltılıp, “drene” ediliyor.

Dikkatli olalım!, şimdiden başladılar: “kurunun yanında yaş da yanıyor!, aman demokrasiye dikkat edelim, dış dünyanın dikkati üzerimizde ya da HDP’de mitinge çağrılmalıydı daha demokratik olurdu…” gibi söylemler, bu hazırlıkların ilk belirtileri. Boşuna değil, ABD’nin şu an bütün gücü ile; “Türkiye savaşı” cephesindeki çok avantajlı konumundan geriye adım atmak zorunluluğunu savuşturmak, Türkiye’deki kadrolarını mümkün olan en yüksek seviyede korumak ve ilk fırsatta da karşı saldırıya geçmek için yoğun çaba içerisinde olduğunu adım gibi biliyorum.

Bu açıklamalarımın ardından, şimdilik ara veriyorum. Daha açık, net ve ayrıntılı yazılarla, içinde bulunduğumuz duruma, farklı bakış açıları kazandırma gayretlerim devam edecek.

Değerli dostlarım sizlere yukarıdaki ifadelerimin ışığında değerlendirmeniz ümidi ile üç farklı yazının “linklerini” veriyorum. Bir tanesinin yazarı daha önce de bir yazısını paylaşmış olduğum Dz. Kur. Alb. Ali Türkşen. Kendisi, “hiçbir zaman olmadığım kadar endişeliyim” diyor. Evet, ben de bu endişeyi aynen paylaşıyorum. Türker Ertürk’ün ise ne demek istediğini ve nereye varmak istediğini anlayanlar, bana da anlatırsa sevinirim. Oktay yıldırım ise ihanetin ayrıntılarından bir tanesini daha açıklamış. İnsan şaşırıyor, “şeytan nelere kadirmiş” diye.

Erhan Ünal

1- Dz. Kur. Alb: Ali Türkşen: http://odatv.com/necdet-ozeller-yargilanmadikca-fetonun-pisligi-temizlenemeyecek-1408161200.html

2- Em Tuğ Amiral Türker Ertürk: http://odatv.com/kiristirarak-dis-politika-yapilmaz-1408161200.html 

3- Oktay Yıldırım: https://vatanpartisi.org.tr/genel-merkez/makaleler/oktay-yildirim-en-seckin-birlige-iste-boyle-sizdilar-20098

 

 

Yorum Yaz
Ad-Soyad:
E-Mail :
Mesaj:
En fazla 500 karakter. 500 karakter kaldı.
Güvenlik:
Yorumlar
Henüz yorum yapılmadı.